Mehmet's profileSiyah-BeyazPhotosBlogListsMore Tools Help

Siyah-Beyaz

son bArikat Beşiktaş

Custom HTML

Photo Sharing and Video Hosting at Photobucket

Mehmet Yücegönül

Site

Windows Media Player

Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler!
Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.

Custom HTML

 
Photo 1 of 26
April 24

Ölüm Kalım Maçları Yok !

Ak günlerin, güzel anların özlemi belki de herkesten çok bizim içimizde...
Ama unutmamalı ki, zor zamanlara en yakın olanlardan olmak, kara günlerin vazgeçilmezi olmak da en çok bizlere yakın belki de...
Güzel sonuçlarda neler olacağını herkes düşünüyor, hele bir bilseler bizler nasıl da düşlüyoruz... Ama fenalıklar bastığında da , aklımıza ilk “bizler” geliyoruz...
O zamanlarda gerçekten yalnızlaşıyoruz kardeşler, büyükler...

Zor zamanlarda önce hemen bir etrafa bakıp, ruhumuzu oradaki kaos ve kimliksiz dalgadan kurtarmak ne kadar zor, farkındayız... Ama bu da “mahir “ olma işi işte...

Maharet istiyor, çelik irade istiyor... Ama şu da var; zor zamanlar bizim gibilere altın tepside bir şey de sunuyor…

“BAŞKALAŞMAK…”

 


Bir Beşiktaş oyuncusuna, hocasına, yani görevlisine, öfkemizin temel kriteri artık bizim açımızdan bellidir değil mi : “Sorumsuzluk ...”


Bundan sapmak da “Yalpalamadır...”


Zor zamanların insanının işi gittikçe daha da zorlaşıyor, kardeşler, büyükler...


“Hadi canım sen de” ler duyuyorsun...


“Sizin yüzünüzden böyle oldu” lar duyuyorsun artık...


Oysa biz “mevcutla yetin, durumu sorgulama” demiyoruz ki...


Bizim işimiz zor zamanda “yalpalamamak...”


Hedeften sapmama derdi bizimkisi...


Bunu da düzgün yapabilmek için önce kontrolü kaybetmemek gerekiyor...


En fena şey olan “mızmızlık” tan kopmak gerekiyor...


Ve en önemlisi de, inadına “Beşiktaşlılığı güzellemek” gerekiyor…


Ne zaman ne dediğine dikkat etmek gerekiyor...


Beşiktaşlı, eloğlunun önünde ağlamaz, sızlanmaz, mızmızlık yapmaz...


Öfkesinin adresini, zamanını, dilini şaşırmaz...


Eloğlu görse görse, en zor zamanda Beşiktaşlının İmzasını görür...

Beşiktaşlı zor zamanda imzasını çakar, yoluna devam eder...

Beşiktaşlı dünyanın en muhteşem imzasını çakar; en güzeli de şu ki, zor zamanda çakar…

Çakınca tam Beşiktaşlı olur...

“Beşiktaşlı olmak yeter” demek, “Herkese nasip olmaz Beşiktaşlılık” demek dünyanın en muhteşem imzalarıdır...


Ama bunu bugün her zaman, her yerde hayata geçirmek kolay olmuyor...

Aleme yol yapılmış, “hesap-kitap” tan başkasını görmemeye doğru bir yol...


Gol yediğinde 3.saniyede desteğe devam edene “hesapçı” etiketi yapışabiliyorsa, o yol bizim yol değildir...

Gitmeyiz, görmeyiz, ve bizim değildir...

Her durumda Beşiktaş’ı Güzellemek, eloğlunu sevindirmemek bile zorlaşıyor artık...


Zafer tutkusu, bizim ateşimizdir...


Ama zor zamanların insanı olmak da, o ateşin kıvılcımıdır...

Onsuz yanan ateş, zirvelerin değil, yere yakın yerlerin ateşidir, herkes yakabilir...

Bize “hak edilip de yakılan ateşler” yakışır...


Zor zamanlarda Beşiktaş’ı güzelleyebilen insan, zaferlerin de en güzel ateşlerini hak eden insandır...


İşimiz zor yani... Olsun, bu ateş Beşiktaş için yanıyorsa, yanacaksa: zorluklar nereden ve nasıl gelirse gelsin... Cümlenin devamı bizim için nettir...


Dert budur: bizi bilenler bizim için “onlar bu cümleyi böyle bitirenlerdir” dedikleri anda, bizden mutlusu olamaz, olmamalı...


Zor zamanların insanı, “biz de insanız” a sığındığı an biter, sıradanlaşır...

Hayır kardeşim, Beşiktaşlıyız biz…


Harbisinden, derininden, başka türlüsünden...


Ölçü(t)lerimiz belli, sınırımız bellidir...

Nasıl Beşiktaşlılık herkese nasip olmaz ise, zor zamanların insanı olmak da herkese nasip olmaz...

Bir de bu ikisini barındırana ölüm yoktur!...

Daha önce de demiştik:

ÖLÜM KALIM MAÇLARI YOK, ÇÜNKÜ BİZE ÖLÜM YOK !

www.sonbarikatbesiktas.com

Sözümüzdür!

* “Halkın Takımıdır” Beşiktaş...Buna inanan kardeş, inanmayan kalleş...

Elbette lafın gelişine vuruşumuz ile konuşuyoruz bazen ama derdimiz sabit: “Halkın Takımı” olmak, “Ben dedim oldu.” işi değildir, olamaz ; boşa koysan olmaz, doluya koysan almaz. Nasıl ki tarih ve “gerçek” olan, birilerinin yazması ile şekillen(e)medi ise Beşiktaşımızın da kalbimizdeki ve aklımızdaki karşılığı masa başı tespitlerinden çıkmamıştır. Kısacası, “bir bildiğimiz var ki konuşuyoruz.”

Beşiktaşlılık bizden bir selam almak için güzel bir nedendir elbet; ama iki kolunda Kara Kartal kaşkollu iki çocuk, iki otobüs devirip Üsküdar’dan semte geçen ablalarımızı, abilerimizi “bir başka” sevdiğimizi bilmeyen mi var?

Bir tercih yaptık, hayatımız değişti: Ön sayfa ve arka sayfa vitrinleri bize uymadı, üçüncü sayfada dünyanın en güzel forması ve arması ile bizi bekleyeni tercih ettik.Yaşadığımız şehirde cafcaflı mekanları göremiyorduk zaten; mahalledeki karpuzcu tezgahının üst köşesinde asılı, sararmış posterden bildiğimiz bir takım sevdik...

Beşiktaşlılar maç dönüşü sokaktan geçerken, maçın skorunu “ Ne yaptı bizim delikanlılar?” diye soran teyzeler var ya, ne desek boş artık...Bir semt sevdik hayatımız değişti; ölsek de gam yok artık...

* Sevmedik seni endüstriyel spor... Babanı da sevmezdik, cocuklarını da sevmeyeceğiz...

Göstere göstere, bağıra bağıra gelen piyasa çıktısı bir şeysin endüstriyel spor. Ne idiğü belirsiz kodamanlar, önce analarımızı, babalarımızı sabahtan akşama kadar iliklerine kadar kuruttular; sadece dışımızı değil, içimizi de fakirleştirdiler. Sonra da diğer sevdiklerimize el attılar...Sevinmek için mahkum muyuz sana endüstriyel alem? Beşiktaşımızı sana yar eden, senin gibi olsun...

“Her şeyin, herkesin bir fiyatı vardır.” diyen meymenetsiz patronun suratına parayı çarpan güzel abimizi, sinema salonunda alkışladığımız anın heyecanındayız yani hala: Üstümüzde Beşiktaş arması ile sahneyi devam ettirmek adına yürüyoruz işte...

* Gelenek : Hayatın kendisi kadar gerçek...

Beşiktaşlı gelenek, “emanet” gibidir : Elinde tutmadığın, ama seni her zaman “başka ve daha güçlü” kılan, dünyanın en eşsiz emaneti : “Ruhu yeter”...

Şeref Bey’in hasta yatağından, hayatı Beşiktaş’a bağlayarak kendini ölümsüz kıldığı an ile adı belli olan gelenek...”Baba” düsturunun adı gelenek...Hep “bambaşka” olmanın adı, Beşiktaşlı geleneği...”Haksız isen, kazanmanın tadı zehirden beter” ve her sözümüz size bir selam : “Ruhunuz yeter”...

Ve Beşiktaş için taş üstüne taş koymuş, Beşiktaş’ın gönüllü askerleri...”Tırnak ile diş ile sevda ile düş ile dayananlardan” en büyük emanet, bu muhteşem tribün geleneği...İnancı, yiğitliği, karşılıksız sevdayı ve dayanışmayı bu barikata taş; bedenini, aklını ve kalbini de ona siper yapmış tüm tribün emekçileri...

Eğer “aşkın emek istediği” noktadan geri düşersek, her an bizden sorulacak bir hesabınız var demektir; bu da size sözümüz olsun. Her nereden bizi izliyorsanız...

* Vefa : Başkalaştırır, güzelleştirir, en cok bize yakışır...

Beşiktaşımızı “başka” kılmış her ne varsa, her kim varsa, onları unuttuğumuz an, sıradanlaşmaya atılmış bir adımdan başka bir şey değildir...Sözümüzdür: Unutan, unutturandan beter olsun...

* Armanın olduğu her yer : Bir şehir efsanesi değildir, öyle kalamaz...

Eğer o formada Beşiktaş arması varsa, alkışlardan patlamaya hazır eller, kısılmaya aday sesler vardır, olacaktır...”Piyasası, ekonomisi” ne kadar zayıf bir faaliyet olursa olsun... Her maç sonunda tribüne atacak bir forması olmayan bir Beşiktaş oyuncusundan, bizim “siyaaaah...”a verilecek “beyaaaaz” cevabı, bize haftalarca yeter...Hayat siyah-beyaz işte; yalan mı?

*Özkaynak : Bizim göbek adımız...Bilmeyen ya da unutan; okusun, dinlesin, öğrensin gelsin ; o zamana kadar görüşmeyelim...

Bir menajer bir menajere, bir medya patronu bir medya patronuna, bir yönetici(!) bir yöneticiye “Gel beraber, şu oyuncu piyasasının...” derken, Beşiktaş’ın çocukları, Beşiktaşlılığı yaşayarak; aynı ruhla, aynı terbiye ile Beşiktaş ailesinden birer evlat olarak yetiştikçe, kalbimizdeki yerleri başka olacaktır. Bir başka seveceğiz onları...Ayrı bir sakınacak, ayrı bir kollayacağız;yeter ki bunun ayırdında olsun, kıymetini bilsinler...

”Özkaynak, Beşiktaş’ın geleneğidir” diyen büyüklerimizden henüz hiç bir şey dinlememiş, okumamış olan, neler kaçırdığını bir bilse...İşte bu açığı kapatmak için, zihnimizde hep bir şeyler kıpırdanacak...

* Ezber bozmak : Hem kendimizin hem de bu “alem”in ezberine çomak sokmak...

Küçüklüğümüzden beri bizi kemirip bitiren bu ezber dünyasının kabusu olmak, en çok Beşiktaşlıya yaraşmaz mı sanki ? Köşeleri tutanların “doğru”ları kendilerinin olsun...Her fırsatta, ilgisiz konulardan bile bir “ Beşiktaşlı sorunsalı” çıkarmaya çalışanların yaralarını daha derinleştirmek de boynumuzun borcu olsun...

Bu da Halkın Takımı Beşiktaş’ın evlatlarının, “suyun başını tutmuşlara” selamı olsun: “sen biliyon 1-2 ben biliyom 12”

* İyi insan olmadan iyi Beşiktaşlı olunmaz : İşine gelmeyen forma değiştirsin...

“Beşiktaşlı olmak” ileri doğru 1 adım ise, bunun gereğinden kaçmak geriye doğru 2 adım götürür, ki o yolun sonu fenadır...Erdemlerden bir barikat örmüş bu gelenek; dileriz ki, oradan taş eksiltenin beli doğrulmasın...Kardeşlikten, dayanışmadan, ortak ruhtan, adalet savunuculuğundan, tevazudan, dürüstlükten ısrarla geri duran kişiden Beşiktaş’ a gelecek fayda yalandır, suya yazılan yazıdır...

Biz, kalbimizde yüz yılı devirmiş yazılarla yaşayan Beşiktaşlılar, o sulardan uzak durmadıkça, kalbimizdeki o yazıların sahiplerine verilecek hesap var demektir.

* “Sevinmek için sevmeyen”in zafer tutkusu da bir başka olur...

Şeref’în ile Hakkı’n ile zirvelere çırpılan kanatlara rüzgar olsun diye: Bir nefes de bizden Kartalım, bir ömür de bizden...

Zafer tutkumuzu ölümsüz kılan ne ki?...Zirvelerde tek başına salınmak için ne ateşler yanar Beşiktaşlının kalbinde, bilmeyen mi var ? Kalbimizin en şahane yerini ayırmışız artık bu tutku için...Ancak zafer, kimi zaman şampiyonluk, kimi zaman göklere kalkan bir kupa iken, kimi zaman bu tutkunun nasıl eşsiz olduğunu da göstermektir bizim için...

Zoru ve hayalkırıklığını yaşarken, yani “sevinemez” iken, nasıl da güçlenir bu sevda!...Sevdiğine sahip çıkmak, onu sakınmak, onu kollamak, nasıl da güçlendirir bu sevdayı, bir de bize sorun!...

Böyle gördük, böyle öğrendik, böyle sevdik; bilerek, isteyerek...” Nereden ve ne nasıl gelirse gelsin...” Bu, zafer tutkumuzu eşsiz kılan şeydir...

*Hayatta Beşiktaş : Hayattır Beşiktaş...Hayat da Beşiktaş...Hayat gibi Beşiktaş...

Selam olsun Hacı Baba’ya : Nasıl yazılırsa yazılsın, fark etmez güzel abimiz; sen ne dediysen, o...Hayat kadar güzel işte Beşiktaş...Beşiktaş kadar güzel işte hayat...

*Optik Başkan : “Bizlere oğrettiğin kavga büyüyor omuzlarımızda...”

Her nereden izliyorsan, ve her ne zaman soracaksan, veremeyeceğimiz hesap olmasın diye... Gönlümüz, vicdanımız her an rahat olsun diye bunca çabamız...

*”Son Barikat”ın adı : Barikatta inanç, dayanışma ve savasçılık ruhu, ardında Beşiktaş...

Bazen sözler yetersizdir ; yaşarsın, yaşatırsın...

HALKIN TAKIMI, HALKIN ADALETİ - II

Vaktiyle “Halkın Takımı, Halkın Adaleti” diyerek seslenmiştik...

Şahsi borç anlayışı ile kulüp yönetme mantığını,
Kulüp başarısından öte rakiplerin başarısızlığı zihniyetine sarılınmasını,
Kendi başarısızlığı durumunda bir diğer rakibini destekleyecek kadar alçalınmasını,
Parasal girdi beklentisi karşılığında yönetici seçimi yapılmasını,
Tüm ağırlığıyla satılık medyada Beşiktaş Camiası potansiyel suçlu muamelesine tabii tutulurken pasif ve tutarsız yaklaşımlar gösterilmesini, Beşiktaş’ı sürekli açık veya gizli mağdur durumuna sokan Federasyon ve kurullarıyla ilişkilerde gereken hassasiyet ve tepkinin gösterilmemesini,
Yöneticilik geleneğimizin Sinan Engin, Celal Kolot ilişkilerine kurban edilmesini,
Teşvik etiktir zihniyetinin en pervasız haliyle dillerden dökülmesini,
Bu zihniyetlerin Teknik Direktörlerimize olan komplocu yaklaşımlarını,
Sponsorluk ve gelir getirici proje yatırımlarında sürekli olarak fayda-zarar hesabının hep zarar kısmı kulübümüze düşecek şekilde yapılmasını,
Tüm futbol dışı branşlarımıza reva görülen üvey evlat muamelesini ve kaderlerine terk edilişlerini...

Hepsini haykırdık...

“Ey kongre üyeleri siz de uyanın artık !” çağrısında bulunduk.
“Kaçmak için bahaneniz çok ama sizler hesap vereceksiniz!” dedik.

Gelinen noktada görüyoruz ki “tas da, hamam da, tellak da aynı”...
Keseleye keseleye hem kirli kesenizden parça parça irin bulaştırmaya, hem de bünyemizi zedeleyip eritmeye devam ediyorsunuz!

30 Mayıs 2004 tarihinden itibaren iki doğruyu üstüste gerçekleştirmekten yoksun bir şekilde aynı kadrolar ile , aynı zihniyet ve vizyonsuzlukla yönetilmekteyiz. 4 senedir, futbol takımımızın başarısı olarak 2 Türkiye Kupası, 1 Süper Kupa müzemize konulmuştur... Bu kazanımlarımızı elbette ki küçümsemiyoruz. Ancak, -sonunda ödül olsun ya da olmasın- sürecin tamamında gösterilecek olan mücadele azminin nüvelerini yaratacak, bunu hissettirip sürekli yaşatacak bir anlayışın sergilenmesi gerektiği gerçeğinin, yabana atılmış olması üzücüdür... Ve süreç boyunca yaşatılanlar, akılla izanla açıklanabilecek düzeyi çoktan aşmıştır...

Bizler, Beşiktaş’lılar olarak “sahte kader maçları sonucu verilen” göstermelik ödüller peşinde değiliz... BJK’nın da bahsettiğimiz bu anlayışa sahip olarak var olmasını bekliyoruz... Biz Beşiktaş Taraftarları, Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nün faal olduğu her alanda en büyük ödülü, O’nu ilelebet gönlümüzün şampiyonu yapmakla vermekteyiz... Ama kendini başkalarının sunduğu başarı kriterlerine teslim eden ve bu yönde doğru adımları atamayan yönetsel zihniyet, eline yüzüne bulaştırdığı endüstriyel yarışın sonuçlarına alkış beklemektedir bizlerden...

30 Mayıs 2004 tarihinden itibaren Beşiktaş Futbol Takımı 40’ın üzerinde oyuncu ve 4 teknik sorumlu transferi yaşamıştır... Yönetimin ilk döneminde yapılan 14 transfer içerisinden sadece 1 (bir) oyuncumuz (İ.Toraman) halen futbol takımında bulunmaktadır... Diğer 13 oyuncu ile ilişkimiz kalmamıştır. Akabinde 10 oyuncu transfer edilmiş, bunlardan 8 oyuncumuz ile ilişkimiz artık yoktur. Geriye kalan 2 oyuncumuz Bobo ve A.Tandogan’dır...
Sonraki sezonlarda, var olmayan transfer politikası yine devam ettirilmiş, gerçekleştirmiş oldukları icraatlar neticesinde hem kulübümüz maddi anlamda zarar görmüş, hem de futbol takımımız her sezonun değişik teknik adamları ve oyuncuları ile, oturmuş bir sistem ve yapı kazanamamıştır...

Adı Beşiktaş’ımız ile özdeşleşmiş ÖZKAYNAK DÜZENİ, Beşiktaş’ımızın politik çizgisi olmaktan çıkarılmıştır. Sürdürülen “devşirme” politikasının sonu, gün gün Osmanlı zamanındaki “devşirme” uygulamalarının sonu gibi bir sürece evrilmektedir. Buna rağmen Osmanlıdaki çözülme döneminin basiretsiz padişahlarına yapıldığı gibi “Padişahım Çok Yaşa” dememiz beklenmektedir...

“Hocamızın arkasındayım” sözü; “dışarıdan” yazılı ve görsel basının neredeyse emir telakisi sonucu, “içeriden” de “Yeniköy Kasabı” yakıştırmaları yapan kafatasçıların eli ile, Del Bosque’yi kovmakla iflas etmiştir... Federasyona güvenip “Türkiye’de karar çıkarttık” nidaları atan Başkanın kararı, Beşiktaş Jimnastik Kulübü’ne 16 milyon ytl’ye malolmuştur... Kulübün saygınlığının, ne yaptığını bilen kulüp hüviyetinin çatır çatır çatladığı ve “Beşiktaşlı Sözü” kavramının yerle yeksan olduğu hüzünlü bir son reva görülmüştür bu vakada bizlere...

“Teşvik etiktir” diyen Levent Erdoğan, yönetimde tutularak ödüllendirilmesi neticesinde, başkanımızın edilgenliğinden aldığı cesaretle, oyuncularımız hakkında “kız gibi oynuyorlar” diyerek, özrü kabahatinden büyük hakaretler sergilemiştir... Aynı oyuncularımız için mütemadiyen “devre arası en az 8 kişi gönderilecek” demeçlerindeki pervasız Sinan Engin rakamları, sonradan 5’e ve 3’e inerken, yönetici acizliğinin örnekleri sergilenerek oyuncularımıza karşı, yıkıcılık, moral bozuculuk, ilgisizlik politika haline getirilmiştir...

“Beşiktaş’ı bitireceğim” sesi mikrofonlara yakalanan Levent Kızıl ile Beşiktaş’lı olduklarını iddia eden Celalettin Kolot ve Sinan Engin’in ilişkiler yumağı görmezden gelinmiştir... Bu konuda “duyarlı Beşiktaş taraftarından” ses gelince, “bizimkiler” değil ama Levent Kızıl’dan “ses” gelmiştir:

“Bahsi geçen kişiler benim aile dostlarımdır... Onlarla da aramı bozdular !!!”...

Bilinmelidir ki, Levent Kızıl gibi şahıslar, bir Beşiktaşlı’nın “Cehennemde aynı kazanda pişecek günah dostu” bile olamazlar !!!

Sonradan futbol takımımızın başına menajer olarak getirilen Sinan Engin, kulübümüzün bordrolu çalışanı bile olmadığı dönemde, Celalettin Kolot eliyle takıma müdahale etme hüviyeti verilmiş bir insandır... Tigana’nın istifasında kulüp yöneticilerinin kendisine telkinde bulunduğunu memnuniyetle itiraf eden, hocaya karşı yapmış olduğu provokasyonların neticesinden haz alan, o dönemki yönetim icraatlarını, kendisine uzatılan her mikrofonda eleştiren Sinan Engin, yine aynı yönetim tarafından, hiçbir yerde iş bulabilme vasfına dahi sahip olmadığı halde, yüksek bir aylıkla kulübümüzün bordrolu çalışanı yapılmıştır... “Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanan birisinin, bu kulübün kapısından içeri girmesi, ben başkan olduğum sürece mümkün değildir” demesine rağmen, başkanımızın “lafını yemesi” vukuatlarının ilk ve son kertesi olmayacaktır bu yaşanan...

Saçmalığından mütevellit, kronolojisini bile karıştırdığımız bu yönetsel dönemde daha neler neler olmadı ki...

Çok vazifeymiş gibi, hangi Beşiktaş menfaatine hizmet ettiği belli olmayan bir çıkışla, rakibimizi “gönlünden geçen şampiyon” olarak yüceltme hafifliğini ilan ederek, başkanı olduğu Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nü ve Beşiktaş camiasını derinden yaralamakta bir beis görmemiştir Sayın Başkan... Kendi yarattığı, “Beşiktaş camiasını bağlamayan” ittifakın peşinde, rakibimizin dümen suyunda gitmeye çekinmemiştir... Şerefli ikincilikleri, lekeli şampiyonluklara tercih eden bir kulüp geleneğinin başkanı, oturduğu koltuğun ve sahip olduğu tarihin hiçbir şeyle ölçülemez olduğunu bilmeli, geçmişinde şerefli ikinciliklere mahkûm bırakılmasına sebep olmuş karanlık geçmişli kulüp geleneklerinin adını bile ağzına sık almaması gerektiğini öğrenmelidir...

Tüm bu yağlı zemin kayganlığındaki hareket tarzlarının sonucu olarak, “Yumruğumu vurursam...” söylemi ile ortaya koymuş olduğu tepkisellik de hiçbir inandırıcılık icra edememiştir... Geçen dönemin futbol federasyonunun Beşiktaş Jimnastik Kulübü’ne karşı olan yaptırımlarına seyirci kalınmıştır... Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nün hangi branşta olursa olsun kazandığı kupaların, misafirliğe giderken, götürülecek malzeme olmadığı idrak edilemediği gibi, bu anlayıştan uzak davranış biçimleri, kulübün mağduriyetlerine sebep olan uygulamalara karşı haklı çıkışlara bile engel olmuştur... Kalkan yumruklar gerisin geri bağrımıza indirilmiştir...

Kendi çıkmayan sesleri ile söyleyemedikleri gerçekler, taraftarlarımızca güçlü şekilde haykırılınca, taraftarlarımız sabıkalı muamelesine, “il güvenlik kurulları” kanalıyla resmi olarak mağdur bırakılıp, “deplasman haklarından” mahrum edilmiştir...

Oyuncumuz Richardinho, Fenerbahçe’nin stadında, rakibimizin oyuncusu ve “kim olduğu bilinen” bir şahıs tarafından şiddete maruz kalmış, Beşiktaş’ımızın başkanı ve yönetimi bunun hesabını soramadığı gibi, olan bitene kayıtsız ve sessiz kalmışlardır. Bununla yetinilmediği gibi, normalde “darp” suçundan yargılatılabilecek saldırgan Aurelio, federasyon tarafından sadece 2 maç ceza almış ve milli takımda oynamaya devam etmiştir. Başkanımızın ve yönetimimizin de cesaret verici sessizliği ile, yazılı ve görsel basın bu olayı mazur görmüş, olan memleketinden dönüşünde “bana saldıran şahıs yakalandı mı” diye gazetecilere soru sorma durumunda bırakılan Rico Paşa’ya olmuştur... Sonraki performans sürecinden de anlaşılacağı gibi, bilinç altında bir çöküntü ve travma yaşadığı gün gibi açıktır... Sonuç olarak top oynarken parasını zor yediği, ama korumasında olmasını beklediği kulübünün kanatları altında pek de kolay dayak yediği bir ortam görmektedir kendince...

Yönetimimizin yeni federasyon ile ilişkilerinde de zaafiyet gözlenmektedir. Yüzeysel tepkisellik ile gün geçiştirilmekte ve haksız yaptırımlara, rakiplerimiz lehine olan uygulamalara, “kurumsal tepki” Beşiktaş’a yakışır bir şekilde verilememektedir...

Federasyon ile olan ilişkilerimizde kendi lehimize bir sonuç üretmek derdinde değiliz. Federasyonun kararlarında eşitlik ve adalet olması derdindeyiz...

Beşiktaş taraftarları hakemlerin yanlı tutumlarına lehte dahi olsa tepki gösterebiliyorken (bkz. Trabzon maçı), 7 Mart 2008 tarihinde yapılan Gençlerbirliği müsabakasında yaşanan bariz hakem hataları için, Beşiktaş Jimnastik Kulübü Futbol Takımının menajeri Sinan Engin, müsabaka sonrası “bugün aleyhimize kararlar verildi, eğer kazanamasaydık daha başka konuşurduk, kazandığımız için susuyoruz” seklinde lig-tv kameralarına demeç verebilmektedir...
Bu, biz Beşiktaş’lıların ahlakı değildir... Olmamıştır, asla olmayacaktır... Beşiktaş Jimnastik Kulübü, mafyatik bağlantıları kendince de ifade edilmiş bir kişiliğe, böylesi bir “günü kurtarma ahlaksızlığı” sergileyen Sinan Engin’e mahkûm kılınamaz... Kılınmaya devam edildiği müddetçe, BJK kaldırdığı her haklı yumruğu kendi kafasına yemeğe de mahkûm kalacaktır...

Gidilen yol yol değil, verilen söz söz değil, alınan tavır tavır değildir...

5 Nisan 2008 tarihinde oynanan F.Bahçe- Kayserispor müsabakasında yaşanan yanlı hakem uygulamalarına, bir başka rakibimiz Gs ile paralel “ Beyaz Sayfa” açıklaması, bu yol, söz ve tavrın ne kadar cıvık ve gayri ciddi olduğunu bir kez daha gözümüze sokmuştur... Fakat aynı hafta sonu sonradan oynanan Gençlerbirliği-Gs maçında da sergilenen, Gs’nin kollanmasına yönelik hakem uygulamaları için açıklama yapma gereği duyulmamış, ya da ortak “Beyaz Sayfa” patavatsızlığının ağırlığı altında buna cesaret edilememiştir...

Beşiktaş Jimnastik Kulübü aciz değildir, aciz gösterilemez...

Basketbol takımımızın ve salonumuzun isim hakkı sponsor firma ile anlaşılarak devredilmişti. Takımın adı Beşiktaş Cola Turka, salonumuzun adı da Akatlar Cola Turka Arena olmuştu.
Ama sponsorca sayfa sayfa resimleri çekilip manşetlerden sunulan çekler yanından bile geçememiştir oyuncularımızın... Hocamız bile “ligde sponsorundan zarar eden tek kulübüz” doğrultusunda açıklama yapmak zorunda kalmıştır...

Beşiktaş’ın isminin içinde saklıdır her şey: Beşiktaş Jimnastik Kulübü.
Ve her şey bu ismin ağırlığı doğrultusunda ilerlemelidir.

Hentbol takımımız çok zor günler geçirmektedir... Bu zor günler ligdeki sıralamaları ile alakalı değildir... İçinde bulundukları tüm imkânsızlıklara karşı onurlu bir mücadele örneği sergileyen hentbol takımımız, geçen sezon namağlup şampiyon olmasına rağmen, yine de derin bir ilgisizliğe terk edilmiştir... “Club Sporium” firmasının forma önü sponsorluğundan alınan (tabi alınabildi ise) paralar, muhtemelen futbol takımına gitmiş, hentbolcularımızın alacakları uzun bir süre ödenmemiştir... Namağlup şampiyon olmuş bir takımın oyuncusu ve taraftarı, formalarını “başka formamız yok” gerçeği yüzünden bir kereliğine dahi olsa paylaşamamanın üzüntüsü içerisinde utandırılmıştır... Şampiyonluk kupalarını bile, şeref tribününden birkaç basamak aşağı inme zahmetinde bulunmayan başkanımızın elinden alamamıştır sporcularımız...

Erkek voleybol takımımız, aynı ilgisizliğin neticesinde 2.lige düşmüştür. Beşiktaş’ımızın faaliyet gösterdiği her alan, değil 2.ligde fizanda dahi olsa bizler için değerinden hiç bir şey yitirmez... Bizleri utandıran, yönetimin görmezden gelmesi, umursamamasıdır... Voleybol takımımız da aynı hentbol takımımızın yaşadığı sıkıntıları yaşayarak, yeniden birinci lige çıkma mücadelesi veriyordu... Ligi en önde bitirmelerine rağmen, finallerin yapıldığı Alanya’ya 15 saatlik yorucu bir otobüs yolculuğu ile gitmeleri reva görülmüştür takımımıza... Aylardır paralarını alamayan voleybolcularımız, müsabakalar boyunca bırakın bağlı oldukları kulübün başkanının desteğini, ilgisini, amatör şubelerden sorumlu, varlığı kendinden meçhul Bülent Deriş’i dahi görememişlerdir... Amatör şubeler sorumlusu olmasına rağmen, kendi ilgili şubelerinin müsabakalarında yer almak yerine, her fırsatta, kendisine “niye işinin başında değilsin” demekten aciz başkanımızın arkasında, futbol müsabakalarına seyirci olmuştur...

Bu yaşanan yalpalamaların ardı sonu gelmezken, muhtemel “yüksek seslerin” duyulacağı mali kongrede, “10 resim-Sinevizyon-80 milyon avro” tiyatrosunun sahnelenmesi unutulmamıştır. Fulya’da ata mirası arazimize “kat karşılığı” beceriksizliğini reva görenler, süreç içinde borç batağını yönetemez hale gelince “kırdırma” girişimleri içine düşmüşler, fakat mahkeme duvarlarına yakın düşme korkusu içinde adım atamamışlardır. Tam iyi ki de atamamışlar denileceği zaman, öz sermayesi “kediye bağlanan” Beşiktaş’ımıza, kaynak yaratma girişimciliğini, yeni ultra-süper stad “hayaline” yöneltmişlerdir. Fulya’da % 30 verilen payın ederi, elimizde kalana 3 basarken, anlaşmadaki kat sayısı kule başına 6 şar 6 şar artarken, “hooop” diyemeyen, deme gereği duymayan, yapılacak olanın kazanımına değil de, yapılmadan kazandıracağı kısmına “odaklananlar”, stad hayalini nasıl pompalayabilmektedirler? Sorun kaynak bulmak ise eger, Akatlar Spor Kompleksi içinde yer alan 30 bin metre kare kapalı, 15 bin metre kare açık alanı, “yatırımı yapsınlar, bizde kulüpçe sabit gelir elde edelim” gibi, ucuz ve uğraşsız devir teslim sürecinin kucağına nasıl bırakabilmektedirler? Elin fenerlisi, bizim mülkümüz üzerinde yalnızca 16 milyon dolar harcayıp, diktiği “Club Sporium” tesislerinden çatır çatır “sabit gelir” elde etmeye başlamışken, bizim bundan sevinir durum çıkarmamız nasıl mümkündür?

Kulübümüzün tüm ekonomik ve sportif faaliyet alanlarında yaşanan, haberdar olabildiğimiz ve olamadığımız gelişmeler, yukarıda sergilediğimiz ve artık saçma sapanlığından dolayı kronolojik akışını bile karıştırdığımız örneklerdeki gibi yaşanmışlıklar, benzer şekilde artarak çoğalmaktadır.

Görmekteyiz ki, Beşiktaş kaderine, yalnızlığa terk edilmiştir !!!

Genel Kurul
Yönetim Kurulu
Denetleme Kurulu
Divan Kurulu
Disiplin Kurulu
Seçme ve Sicil Kurulu
Tarih ve Müze Kurulu
Ve Beşiktaş Jimnastik Kulubu kongre üyeleri...

Hepinize ikinci kez sesleniyoruz. !!!

Artık aklınızı başınıza alın !!!

Gün gelir BEŞİKTAŞK hesap sorar !!!

HALKIN TAKIMININ YALNIZLIĞA TERKEDİLDİĞİ YERDE,
HALKIN ADALETİ OMUZ VERİR BU SEVDAYA !!!

“OYUN”A GELMEZ BU SEVDA BİZİM !!!

Ruhun Şad Olsun Halkın Kaptanı !

cilt1-085

Burası ŞEREF STADI !!!

Ne biletixler var, ne sponsor tabelaları, ne biber gazları, ne de kişi başı çevik kuvvet zoru...

Bu ayaklar "SEVDALI AYAKLAR"... Yarım bot varii kütük gibi bilekten bağlamalı potinlere sarılı...

Ne umbro'lar var, ne nike'lar, ne adidaslar...

Tozlukların içindeki yere sağlam basan baldırlar, tekmelik niyetine 2 kat amerikan beziyle dönülü...

Ne şimdi hızlıca yanından geçsen, rüzgarıyla düşülen baldırlar, ne de artistik çekiştirmelere kurban tekmelikler, tozluklar...

Şort düz... Simsiyah... Beli gerdirme don lastikli....

Neredeyse kıçının üstüne bile reklam alınanlardan değil hani...

Forma tertemiz... Ap ak... Bembeyaz... Tam kalbin üstünden büyük arma teğelli...

Şimdilerin dergi kapağı misali , yamalı yorganları değil...

Yanındakiler rakipler... Esas duruş saygıdan, belli...

Hakem ortadaki... Ön planda değil, arka planda, oldukça yakın ve eşit iki tarafada, samimi...

Dimdik, mağrur, kendine güvenli, ata adı YETEN, HAKKI ismi...

Adam, topçu değil, kaptan değil, BEŞİKTAŞIN CİSMİ !!!


RUHUN ŞAD OLSUN HALKIN KAPTANI....
 
December 16

Endüstriyel ahlak üzerine..

Untitled-1

Uzunca bir süredir söylemlerimizde endüstriyelleşmeye verip veriştiriyoruz. Öyle ki an gelecek, bu kavramında içi iyice boşaltılarak anlamsız, dillere pelesenk bir kuru kabuğa dönüşecek, iyice kanıksanacak diye korkuyorum. Tıpkı sevgi gibi; paylaşım gibi; dostluk, barış gibi; özgürlük, demokrasi gibi...

Anlamsızlaşan kavramlar zamanla üzerimizde ki olumlu ya da olumsuz tüm etkisini yitiriyorlar. Kullanıldıklarında, artık temsil ettiklerini muhatabına hissettirmekten aciz kalıyorlar. Gün gelecek ve birileri soracak böyle giderse;
“Endüstriyelleşme deyip duruyoruz da, kardeşim ne zararı varmış ki bu endüstriyelleşmenin? Tutturmuşuz gidiyoruz endüstriyelleşmeye hayır diye. Sıkıldık be arkadaş”

Dikkat ettiyseniz endüstriyel futbol deyimi yerine endüstriyelleşme kavramını kullanıyorum sürekli. Bunun nedeni, bu kavramın genel ahlakının ister futbol olsun ister beyaz eşya ticareti olsun hayatın her alanını kucaklama eğilimidir. O halde karşı çıkarken bu ahlakın farkına varmalı ve de neye karşı çıktığımızın bilincinde olmalıyız.

Bu kadar çene yaptıktan sonra uzun terminolojik, akademik ve felsefi analizlere girmek yerine kısa bir örnekle yetineceğim. Sanırım bu kadarı bile söz konusu ahlakın temel niteliğini ele vermeye yetecektir.

Şu sıralarda yok gerçi; pek rastlamıyorum ama yaklaşık bir ay öncesine kadar televizyonda sık sık karşılaştığım bir reklamdan söz edeceğim. Sanırım Siemens firmasının ürettiği pek afili mutfak eşyalarıyla ilgili bir reklamdı. Koca bir salonu muhtelif marifetleri olan eşyalarla donatmışlar. İşte ne bileyim, fırın asansörlüymüş de, kendi kendine ayar yapmaktaymış. Aspiratör şöyle çeker böyle üflermiş. Ocakları ise başka bir şey canım. Ocak değil sanki uzay mekiği mübarek. Vb...vb...vb...

Tüm bu marifetlerini ballandıra ballandıra anlattıktan sonra finalde arka ses aynen şöyle diyor bizlere; “Siz, böyle bir mutfağa layık olabilmek için ne yapardınız?”
Endüstriyel atılımın utangaç dönemlerinde bu tür yenilikleri “Siz tüm bunlara layıksınız, sizlerin rahatı için ürettik, herşey sizin için” benzeri sloganlarla sunarlarken artık geldiğimiz nokta tam budur. “Siz tüm bunlara layık olabilmek için ne yapardınız?”

Bu ahlak anlayışı, yakındır ki bizlere “Siz bu takıma layık olabilmek için ne yapardınız?” diyecektir. Bugün globalleşen endüstrinin gürbüz oğlanı Fenerbahçe artık kendine taraftar seçmekte. Öyle her önüne geleni taraftar olarak kabul etmemekte ve pek değerli stadyumlarına taraftarı seçerek almakta. Taraftar kartı olmayan artık bilet bile alamıyor. Şimdilik o kartları istedikleri miktarda satamadıklarından sınırlı olarak uygulansa da pek yakında papazın çayırına üye olmayan giremeyecek gibi.

Darısı Aslantepenin başına elbette. Alay-ü vala ile attılar kutsal mülkiyet kalelerinin temelini. Yakında korkarım ki oraya girebilmek için de harbi ultra olmaları gerekecek aslan parçalarının.

Önce rakip taraftar kontenjanı denilen kılçıktan kurtulmak gerekiyor tabii. Yavaş yavaş yerleştiriliyor “evimizde misafir görmek istemiyoruz” ilkesi, “Ben kimseye gitmiyorum, kimse de bana gelmesin kardeşim” anlayışı.

Dönen çarkların arasına sıkışıp duran gerçek taraftarı kıramadıkları için elemek istiyorlarsa eğer, çare “Topunuzun çarkına.......” deyip, basarak ellerimizi toprağa ağır ağır doğrulmaktır.

250 bin fidan başlarını doğrultmuş şimdiden. Milyonlarcalık orman olmak tek çaredir.

Büyük Beşiktaş Taraftar Projesi (video)

 
 

futbolun filmini yapsam adı hayat olurdu..

mhakan_eagleeye

Zeki Demirkubuz, bu toprakların yetiştirdiği en değerli yönetmenlerden biri, kendini öyle nitelendirmese bile… C Blok'la başladığı serüvenini sırasıyla Masumiyet, Üçüncü Sayfa, İtiraf, Yazgı, Bekleme Odası ve Kader'le devam ettirdi. İnsanı, salt insan doğasını tüm veçheleriyle ortaya koymasıyla kendine ait bambaşka bir sinema dili oluşturdu. Bilenler, tanıyanlar için ise çok iyi bir Beşiktaş taraftarı. Beşiktaş'ın maçlarını kendine ait locasından değil kendini ait hissettiği Kapalı'dan seyrediyor. Beşiktaş'a, futbola ve sinemaya ait tüm merak ettiklerimize sineması gibi sahici bir dille cevap verirken ekliyor: "Bütün suçlarına, günahlarına, kabahatlerine rağmen bence futbol olgusundaki en masum kitle hâlâ taraftarlardır."

Röportaj: Cem Zamur

Son on senedir her yapacağı film merakla beklenen bir yönetmensiniz. Tanımayanlara kendinizi nasıl anlatırsınız?


Ona belli bir çevre tarafından tanınan diyelim. Yoksa öyle genel olarak umursanan ya da beklenen biri olduğumu düşünmüyorum. Ama o benim için çok değerli bir şey, zaten bütün amacım da oydu. Genel bir kabul, altı dolmamış genel bir onay değil de, bir duygu bağı, bir akıl bağı olan insanlar tarafından önemsenmekti, öyle bir şey oldu. Hikâyem kısaca şu; 1964'te Isparta'da doğdum, büyüdüm. Aslında bütün hayat algılarım, çocukluğum orada geçti. Gönen diye bir kasabada köy enstitüsünden öğretmen okuluna dönüşmüş bir okulda okudum. Aslında hayatı bir sürü insani şeyle tanıdığım bir yer de orasıdır benim. O okula gitmeseydim bir şeyler daha değişik olabilirdi mesela. Ne bileyim başka bir kaderim olabilirdi, bundan eminim. O arada ailem İstanbul'a taşındı. O da bir dönüm noktasıdır, onların sayesinde ben de İstanbul'a geldim. O huzurlu ve küçük hayat burada başka bir şeyle yer değiştirdi. 1980 yılında birkaç yıllık bir tutuklanma dönemim oldu, o da benim için çok önemli bir dönemdir. İşte edebiyatla tanışmam, beni sinemaya getiren bir sürü küçük sebep de, bahane de oralarda oluştu. Onun arkasından sinemacı olmak üzere değil, ama bir takım tesadüflerle, bir takım insanlarla tanışmayla içimde varolan edebiyat tutkumu sinemaya aktarma olanağı buldum. 1994 yılına kadar 9-10 yıl asistanlık yaptım. 1994 yılında da ilk filmimi çektim. İşte o günden beri yedi tane film oldu. Kısaca böyle.

Futbolu ve Beşiktaş'ı ne kadar yakından takip ediyorsunuz?

Özellikle son beş yıldır, Beşiktaş hayatımdaki birçok şeyin önüne bile geçti diyebilirim. En az sinema kadar. Aslında sinema üzerine çok fazla düşünen biri de değilim. Sosyal bir sinemacı olmadığım için, sadece hikâyelerimi, ne anlatmak istediğimi düşlüyorum. Hayatı anlamaya çalışırken orada anladıklarım orada süzdüklerim bende sinema yapma, bir film çekme duygusu yaratıyor. Sinemayla ilişkim neredeyse bununla sınırlı kaldı. Ama Beşiktaş bir insanın hayatında derdini, çocuklarını, sevdiklerini, ülkesini düşünmesi gibi bir boyuta geldi. Bu aslında iyi Beşiktaşlıların ya da Beşiktaş'a önyargısız bakabilen "Bu Beşiktaşlılar nasıl insanlar?" ya da "Bu Beşiktaş nasıl bir kulüp?" diye biraz merak eden insanların da hissedebileceği bir şeydir. Çünkü ben Beşiktaş'ı bizim ülkemize benzetiyorum. Bir sürü şeyiyle, karakteriyle, ruhuyla, akıldışı yanlarıyla, kaderiyle filan böyle bir bağ var. Yalnız kötü ve şikâyet edilebilir bir şey değil bu. Bu hayatın diğer alanlarında memnun olmadığım, kendimi oraya ait hissetmediğim, hatta değersiz olduğunu düşündüğüm bir sürü şeyden kurtulmamı sağlıyor. Beş yıl önce, insani olarak böyle bir eşikteydim, hayat beni bir yere getirip bırakmıştı. O sırada kardeşim, şunlar bunlar, Lucescu'nun kişiliğinde bazı şeylerle yeniden ilgilenmeye, yıllar sonra maça gitmeye başladım. O beni yeniden hayata döndürdü. Hayatla yeniden başka türlü, daha hayat dolu bağlar kurmamı sağladı. O yüzden Beşiktaş'la ilgili günümüz futbolunda insanların beklentileri üzerinden bir ilişkim yok. Beşiktaş ikinci lige düşse, ben bundan herhangi bir şey kaybetmem. Zaten skorları yenmesi, yenilmesi, benim için neredeyse aynı değerde. Hatta yenilgileri ve sorunları bütün bu süreçte onunla daha büyük bağlar kurmama sebep oldu.

Filmlerinizin isimleri en az filmin kendisi kadar sarsıcı ve düşündürücü. Zeki Demirkubuz futbolun filmini çekecek olsaydı ismini ne koyardı, bununla ilintili olarak bir futbol hikâyesini sinemalaştıracak olsanız bunu kimin gözünden anlatmayı tercih ederdiniz?

Futbol, ki benim için futbol demek Beşiktaş demektir, tek başına aslında çok da özel bir değer taşımıyor. Ancak Beşiktaş söz konusu olursa bir anlamı oluyor. Bunu bir film ismi olarak düşünürsek bu bir hayat duygusu demektir. Söyleyebileceğim, indirgeyebileceğim tek kelime "hayat"tır. Zaten hayat kelimesini gündelik kullanımda da çok severim. Hatta bazı hikâyelerimin adını hayat koymayı düşünmüşümdür. Dediğiniz gibi bir film olacak olsa hayat ismi çok üstüne düşeceğim bir isim olurdu. Bir de statta maç izlerken, tribünlere ya da sahaya baktığım zaman elbette oradaki anı, kurguyu, başarı, başarısızlık, sevinç, keder onları yaşıyorum ama bunun dışında da bazen kendime soruyorum‚ "Bu ilgi neden, nereden geliyor?" diye. Bulduğum tek şey, bana verdiği hayat duygusu. O yüzden ben zaten futbolu, hayattan ayırmıyorum. Futbolun ideolojik bir şey, endüstriyel bir olgu olması üzerinde hiç durmuyorum. Hatta böyle durumlar, eğilimler olduğu zaman bundan duyduğum rahatsızlığı açıkça belirtiyorum. Ülkemizde baştan beri bu hayat duygusuyla varolduğu için futbol, bu kadar sevilen, akıl almaz bir konumda olan, insanların en irrasyonel, akıldışı, duygusal yanlarıyla ilişki kurduğu yegane şeydir. Ama özellikle son yıllarda olup biten, kurgulanmaya çalışılan futbol mantığı, ideolojisi futbolla hayat arasındaki bu ilişkiyi koparmaya, zedelemeye başladı. Zaten bence asıl tehlike de burada. Çünkü ilgimi çeken sadece maçlar değil. Yıllardır Anadolu takımlarının maç sonu röportajlarını dinlerim, oradaki ikiüç cümleleriyle futbolcuların, teknik direktörlerin kişiliğine, onların hayatına dair bir şeyler düşünme şansı yakalarım. Onların evlerine, nasıl bir yaşam sürdürdüklerine, hayallerine kadar bir yığın şey okuyabiliyorum. Ve inanın bu yazacağım bir hikâyede ya da bir arkadaşımla hayat üzerine konuşurken, bir manavın, işçinin derdi olarak da yorumlayabiliyorum bu durumu. İyiliğe, kötülüğe, alçaklığa, namussuzluğa, dürüstlüğe, sevgiye dair de, o futbol dediğimiz birçok olgudan ben bir sürü hayat bilgisi çıkarabiliyorum. Zaten benim ilgim biraz da buradan. Hayatın diğer hiçbir alanında gördüklerim, gözlediklerim bana bu kadar net bir hayat duygusu vermiyor. O yüzden futbol adına, bizzat soyut ve ideolojik bir futbol sevgisi adına hiçbir şey yapmam, ama bu dediğim anlamda, yani öteki filmlerimden farklı, olmadık bir biçimde bir futbol filmi de yapabilirim. Buna nereden bakacağım da o hikâyenin kendi içeriğinde belli olur. Ama her yerden bakılabilir, teknik direktörün gözüyle bakılabilir, ne bileyim İstanbul'da büyük bir takımda oynayıp da sonra şanssız bir şekilde Anadolu'ya gitmiş bir futbolcunun hayal kırıklığı ve yalnızlığından bakılabilir. Bizim Yasin ve Sinan'ın Diyarbakırspor'a gittiklerini hatırlıyorum. Onlarla yapılan bir röportajı izlemiştim. İstanbul'dakinden çok başka bir hayattı. Bu bana mesela insan olmaya dair de bir sürü şey veriyor. Burada yaşamışlar oraya gönderilmişler, ama işte "Kader" kelimesindeki gibi ya da benim o filmde anlatmak istediğim gibi bir şey gördüm orada. Orayı kabul etmişler, ona boyun eğmişler çünkü yapacakları bir şey yok. Orayı sevmeye çalışıyorlar, sevmişler de. Ama hayallerini sürdürüyorlar, yeniden İstanbul'a dönme gibi. Bunu bir mimarın hayatında da, bir gazetecinin hayatında da görebiliriz. Ben daha çok bu taraflarıyla ilgili olduğum zaman futbolla bağımı sürdürebiliyorum. Öbür türlü, bize dayatılan gündemin, ideolojinin bir parçası olsam herhalde utanç duyardım. Benim anladığım futbol kesinlikle bu. Bugün kurgulanan futbol değil.

Kör Tuğrul'u yani Tuğrul Şener'i çok sevdiğinizi yazınızdan biliyoruz. Zamanında kendinizi özdeşleştirdiğiniz futbolcular var mıydı böyle?

Zaten benim Beşiktaş hikâyemde de biraz o vardır. Biz Isparta'da futbolcu nedir, kimdir bilmezdik. Evimizde o zamanlar televizyon yoktu. Gazetelerin özellikle de Tercüman gazetesi gelirdi, arkası spor sayfası olurdu, oralardan gördüklerimle bir futbol bilgisi oluşmuştu. Daha çocuktuk, ama pek çok Beşiktaşlı'nın takımıyla olan ilişkisinde genel olarak bir hikâye, bir inat, sıradışı bir durum vardır. Fenerliler veya Galatasaraylılar gibi önüne koyulan seçenek şeklinde olmaz o ilişki. Benimki de şöyleydi: Evimizin yanında bir şadırvan kahvesi vardı, onun bahçesinde oynardık, ilkokul öncesi ya da ilkokula başladığım yıllardı. Oynardık ama içeri girmemiz yasaktı. Öyle olunca içeriyi merak ederdim ben, içeriye bakardım sık sık. İçeride büyük bir ayna vardı, yanında da bir futbol takımının posteri asılıydı, her bakışımda siyahbeyaz renkler hemen gözümü alırdı. Siyahbeyaz rengin en büyük özelliği de odur; Dünyanın en büyük tezatlığıdır. Gözümü alırdı, bir türlü o resme şöyle doya doya bakma fırsatı bulamadım. Biriki kere girdim, boyum çok küçük olduğu, resim de yüksekte kaldığı için yine hâkim olamadım. Uzun bir zaman o resmin içindekilerin kimler olduğunu merak ettim. Futbolcuları yakından tanımak için bir olanağımız daha vardı; çikletlerden çıkan resimleri. Kimse bana "Beşiktaşlı ol" demedi, Isparta'da öyle bir gelenek de yoktur zaten. Herkes ya Fenerliydi ya Galatasaraylı. Ben, o resimden o futbolculardan, özellikle de Kör Tuğrul'dan, Kör Tuğrul'un o tipsizliğinden etkilendim. Bazı insanların içinde doğal olarak var bu demek ki: Ben hayatta da güzelleri, yakışıklıları merak etmedim hiç. Bugün filmlerimde de bu var, hep daha karanlık şeyleri merak ettim.

"Böyle böyle karardım, böyle böyle Beşiktaşlı oldum" diyorsunuz yani?

Evet, gerçekten öyle.

O metin gerçekten de çok güzel. O kadar kısa bir yazıda o duyguyu verebilmek çok önemli. Aynı duyguyu Radikal İki'ye yazdığınız kardeşinizle ilgili metinde de veriyorsunuz. Spor üzerine daha çok kalem oynatmak istediniz mi hiç?

Yok, özel olarak düşünmedim, çünkü bu benim duygum. Buradaki söyleyebileceğimiz bu bağlarda, bütün bu konuşmalarda ya da Beşiktaş'la olan hikâyemdeki tek durum aslında akıldışılık. Bunun tek bir açıklaması kalıyor geriye; bu benim duygum. Dolayısıyla ben bunu başka bir hale getirmem. Zaten en büyük reflekslerimin, en kızgın olduğum zamanların ya da duygularımın en yüksek olduğu en büyük sevinçleri yaşadığım zamanlarda bile bir refleks geldiği zaman, "Hani bir şey yazayım insanlarla paylaşayım" diye, orada biraz duruyorum. Çünkü giderek bir görev haline gelir. Hatta bazen istiyorlar, o anda benim de hoşuma gidiyor, söz veriyorum ama onu yapmaya oturduğum zaman yazamadığımı, zorlandığımı ya da sahte olmaya doğru gittiğini görüp vazgeçiyorum. Onun benim içimden gelmesi lazım. Çünkü Beşiktaşlılık benim kimliğim değil, görevim değil bu böyle bir şey. O az önce anlattığım günlerdeki masumiyetimi de hiç yitirmemeye çalışıyorum. Beşiktaş seyircisi kaba, holigan şu bu denir, tamam öyle yanları da vardır. Bunu önemsediğimi de söyleyeyim ayrıca. Burası Türkiye, yani böyle olmazsanız çöpe de gidersiniz. Şunu da görüyorum ki statta, yolda, sokakta, maça giderken, gelirken bir sürü arkadaş filmi izlemiş filan bu insanlarla konuştuğum zaman, ya da onların Beşiktaşlılık hikâyelerini dinlediğim zaman inanılmaz hikâyeleri olan insanlar. Bunu böyle çok yüceltmek adına falan da söylemiyorum. Mesela Fenerli, Galatasaraylı arkadaşlarım da var onlardan böyle hikâyeler duyduğum çok az oluyor. Onların da var elbette, ama daha çok genel bir pompalamanın, revaçta olan bir siyasi partinin taraftar kazanma biçimi gibi sanki. Ama Beşiktaşlılara bakın ya babasına, ya dayısına, ya okulundaki arkadaşlarına isyan etmiştir. Bir gün Beşiktaş çevresini, içindeki kötü durumları, yanları, sorunları iyi bilen arkadaşlarım bana bunu anlatmaya başladılar. Bugün Beşiktaş yönetiminde, ki sadece bugün de değil, benim nefret edebileceğim, sevmeyeceğim bir sürü şey olduğunu çok iyi biliyorum. Onlara şöyle dedim "Bana bunları anlatmayın. Ben kendimi tanıyorum, bunlara kayıtsız kalmam. Benim hayatta sahip olduğum yegâne iyi şey bu. Zedelenmez, ama yine de bana bunları anlatmayın." Hayatın her alanında bu kadar gerçekçi olmayı seçmiş biri olarak bunu korumaya çalışıyorum. Bugün baktığım zaman inanın Beşiktaş dışında bir sürü şey artık bana ülkede boş gelmeye başladı. Çünkü insan biraz da böyle. İnsanın yüksek bulduğu, değer verdiği, akıldışı bile olsa bir şeyler olmalı. Öbür türlü hayatı yaşarken zorlanmaya başlıyoruz. O yüzden bunu korumak adına, bunu bir yazıya dökerken Beşiktaşlı kimliğini ön plana çıkarmamaya da özellikle dikkat ediyorum. Duygusuyla istediği kadar bilinsin, bir taraftar gibi istediğim kadar algılanayım hatta holigan olarak bile algılanmaya hazırım ama "Beşiktaşlı adam" diye, hani piyasada bir sürü böyle Beşiktaşlı, ortalıkta Beşiktaş üzerinden prim yapmaya çalışan adam var ya, onlar gibi olmamak için de özen gösteriyorum.

Hayatın içinde bu kadar şiddet varken herhalde statlarda olmamasını beklemek safdillilik olacak.

Tabii bu çok net bir şey. Bu Türkiye'deki anlama çabasının, siyasetin, sosyolojinin, entelektüel sorumlulukların, medya sorumluluğunun ikiyüzlülüğüne ilişkin bir şeydir. Ben bunu statlarda terör olsun, holiganlık meşruiyet kazansın diye söylemiyorum. Aynen dediğiniz gibi sanki Türkiye'deki her şey bitmiş, her şey güllük gülistanlık, her şey adam gibi de bir tek statlardaki sorun kalmış. Zaten bunu telaffuz eden, öne çıkaran insanların da buna karşı hiçbir inanç ve vicdan taşıdıklarını düşünmüyorum. Bu ideolojik bir şey. Statlardaki terörü ya da statlardaki olmayan terörü bence Türkiye'de statlarda terör falan da yok ayrıca tribünlerdeki olayları bu şekilde öne çıkararak, insanlar başka konulardaki sorumluluklarından kaçıyorlar. Sokaktaki tecavüze uğrayan kızın, sokaktaki ölüme mahkum edilmiş tinerci çocuğun, sabaha kadar sokakta yatan insanların, üç kuruş uğruna birinin cep telefonunu alırken ölümüne sebep olan çocuğun bütün bunların sorumluluklarından kurtulduklarını zannediyorlar. Böyle bir şey yok, buna kimse inanmıyor. Şunu da biliyorum ki o holigan denilen, futbol terörünü çıkardığı söylenen çocukların hepsi bu insanlardan bu konularda çok daha akıllı ve sağduyulu. Bu yalandır yani. Bugün bu milliyetçilikten bağımsız değil, bugün bu ülkedeki başka histerik olaylardan bağımsız değil. Ama bunu bu şekilde ortaya çıkarıp her şeyi oraya, futbol olgusunun en masum yanına yüklemek büyük haksızlık. Bütün suçlarına, günahlarına, kabahatlerine rağmen bence futbol olgusundaki en masum kitle hâlâ taraftarlardır. Diyelim ki bunlar çok kötü adamlar ama en kötüsünden bedel ödedikleri, göze aldıkları bir şey var. Bilet alıyorlar, işini bırakıp, saatlerini harcayıp, stata gelip, o yağmurun altında saatlerce bağırıp, eve gidip, yenildiyse günlerce acı çekiyorlar. Hiç olmazsa böyle bir bedel ödüyorlar. Televizyonda federasyon yöneticilerini, kulüp yöneticilerini hatta futbolcuların çok ciddi bir bölümünü izliyorum, onlara da bakıyorum onların da yüzünde bir duygu, bir acı arıyorum. Hiçbir şey yok. Hayatın hiçbir alanında, hiçbir şeyin yöneticisi bile olamayacak adamlar gayet önemli kariyerlere sahipler. En günahkâr futbol seyircisinin bile bana göre böyle masum bir yanı var. Ben kaç defa Fenerbahçe deplasmanına gittim. Bütün harcadığınız paraları, kaslarınızın zerresine kadar saatlarce ayakta durmaktan yorulmayı, polisin tavrını geçtim. Gece üçte evde oluyorsunuz, kim çeker bunu?

Senaryoları kendiniz yazıyorsunuz ve edebiyattan beslendiğinizi kendiniz de ifade ediyorsunuz. Siz edebiyat-futbol-sinema üçgenini nasıl değerlendiriyorsunuz.?

Buradaki temel dert, hayatı, ne yaşadığımızı, kim olduğumuzu anlamaksa hayattaki pek çok şey gibi bu pekala futbol da olabilir. Şöyle basit bir şey vardır, bir ülkenin gelişmişlik seviyesi nasıl o ülkenin ekonomisine, yaşam standartlarına bakılarak anlaşılıyorsa bence ki bu bir edebiyatçının, düşünen, derdi olan bir adamın gelişkin tavrıdır o ülkenin hapishanelerine bakarak da, mahkumlarının düzeyine bakarak da anlaşılabilir. Bir ülkedeki hayatı anlamak istiyorsak, tamam istatistiki veriler bunun için bir ölçüdür ama bunların da açıklayamadığı noktalar olabilir. Ben ülkedeki hayatı anlamak için nasıl pek çok şeye ilgi duyduysam, yalnız bir adamdan ya da aşk uğruna kendini bitirmiş bir çocukla ilgilenip oradan bir tablo çıkarabiliyorsam, buradan bir duygu, gözünüzün önüne bir şey getirebiliyorsam, bunu futbola bakarak da anlayabilirim. İnanın bir maç sonrası futbolcuların ya da yöneticilerin röportajlarını dinleyerek, ben o ülkenin insanlarının kültürü, geleneği, hayat ve adalet duygusu hakkında pek çok şey çıkarabiliyorum. Mesela rakibinin uğradığı haksızlığı telaffuz eden bir futbolcu gördüğüm zaman, bu ülkeye olan inancımı, umudumu artırıcı bir şey oluyor. Ya da bir yöneticinin bunu yapması. Bir şey nasıl bir ahlakla, nasıl bir vicdanla kullanılırsa o şey öyle olur. Futbolu değil dünyanın en yüksek değerini getirin insanların elinde ya rezil, ya da dünyanın en değerli şeyi olur. Futbol neden bunların dışında olsun ki. Bu ülkedeki insanların ahlakı ne ise, bu yöneticilerin, futbolcuların vicdanı ne ise futbol da o kadardır. Eğer onlar yüksek ahlaka, vicdana sahipse futbol da o kadar yüksek olur. O yüzden futbol, edebiyat, sinema, hayat, siyaset hiç ayrılmaz. Kaldı ki tekrar söylüyorum ayrıca da teknik anlamda oynanış biçimi, kurallarının netliği, sonucun bizzat ve hemen gelmesi, keskinliği açısından da futbol, belki bu ülkedeki ve dünyadaki en yüksek olgulardan biridir.

Siz bir futbolcu olsaydınız nasıl bir kariyeriniz olsun isterdiniz?

Bu konuda çok netim. Ben öyle tipik futbolcuları çok bilmem. Futbola ilgi duymak, takım tutmak biraz da çocuksu bir şeydir. Şu yaşımda bile bazı geceler futbolla ilgili hayaller kurduğumu itiraf edebilirim. Net bir cevabım var benim; Kesinlikle Yusuf Tunaoğlu gibi. Orada kriter sadece başarı değil, benim için başka kriterler de var. İşin romantizmi, namusu, gerçeküstücülüğü ve Yusuf Tunaoğlu buna çok yakışan biri.

Eylül ayında New York'ta, New York Film Society of Lincoln Center'da sizin bir etrospektifiniz gösterime girdi. "Mayın Tarlaları: Zeki Demirkubuz'un Karanlık Öyküleri" başlığı adı altında. Futbolda da yerelden ziyade enternasyonel başarılar ses getiriyor, sinemada da böyle mi?

Liverpool'u veya Chelsea'yi yenmenin tadı tabii ki biraz daha başka. Hani başka şeyler de hissettiriyor insana. Fener'i ya da Antep'i yendiğiniz zamandan daha farklı, bunu saklamaya gerek yok. Sinemayı sorarsanız orada benim için biraz daha farklı bir durum var. Bunu böyle çok mütevazıca bir şey olarak da algılamayın, çok mütevazı biri olduğumu da düşünmüyorum. İlk filmimi yaparken de, son filmimi yaparken de ya da sizin bahsettiğiniz başarılara sahip olduğumda da bende tek bir duygu olduğunu hep görüyorum, bu da bir tür suçluluk duygusu. Her filmimi çok kötü bir şey, çok anlaşılmaz, herkesin aşağılayacağı, kimsenin anlamayacağı bir şey duygusuyla yapıyorum. Bunun böyle olmuş olması da eskiden böyle değildi bir tür kompleks yaratıyordu bende ama artık bunun iyi bir şey olduğuna da karar verdim. Bu benim kendimi, bir kimlik sahibi, başarılı adam, uluslararası alanda tanınan, övülen bir adam gibi görmemi engelliyor. Açıkçası ilginç de geliyor ama yani hâlâ şaşırıyorum. Mesela o dediğiniz olay. Orası Amerika'nın en büyük kültür merkezlerinden. Bazı ülkeler 1-2 milyon teklif ederler sinemalarının retrospektifi yapılsın diye. Ama bu adamlar kendileri istediler, yaptılar ve çok önemli bir şey bu. Ama "Ne kadar önemliyim" diye değil, yaptıklarımın, yaptığım sinemanın onlara ilginç, saygı duyulacak bir sinema geldiği için bunu yaptıklarını düşünmeyi seçerim ben her zaman. Mesela Beşiktaş o türde başarılar kazandığı zaman bunu çocuksu bir taraftar olarak yaşayabiliyorum, "Bak Liverpool'u yendik, Chelsea'yi yendik" diye. Ama filmlerim böyle karşılık gördüğü zaman açıkçası pek öyle yaşayamıyorum.

Kader filminizle ilgili bir soruda Nietzsche'nin bir sözünü hatırlatıyorsunuz: "İnsanın akli bir varlık olduğu kadar, akıldışı bir varlık olduğunu da kabul etmenin zamanı geldi" diye. Orada Bekir'in aşkı Uğur'du. Bu topraklarda pek çok Bekir var, öznesi Uğur değil de futbol olan. Koşullar mı bunu yaratıyor, yoksa bizim Bekir olmaya meyyal bir durumumuz mu var?

Çok doğru. Bu ülkede pek çok şey anlaşılmaya muhtaçsa veya anlaşılması gerekiyorsa bu da onlar kadar anlaşılması gereken bir durum. Uğur'un yerine, Uğur'u değil de Beşiktaş'ı, Galatasaray'ı, Bursaspor'u yaşamayı seçmiş bir çocuğun onunla ilişkisini hayatı anlamamız için bir araç gibi görebiliyorum. Sosyoloji, felsefe, siyaset bunlar da hayatı anlamamız için birer araç olabilir, ama bunlara diğer olguları ezecek kadar anlam da yüklemememiz gerekiyor. Buraya akıldışı dediğimiz Nietzsche'nin alıntısından geldik, bu elbette doğulu bir duygudur. Kader'de de böyle bir tavır vardır ama bunu sadece doğulu, sosyolojik bir çaresizlik olarak, bizim ülkemizde yaşanabilecek bir olgu olarak düşünmemiz başka şeyleri görmemizi engeller. Ben Liverpoollu bir taraftarın da benzer bir duyguda olabileceğini düşünüyorum. Zaten genel olarak futbolu, futbolu sevmeyi, takım tutmayı masum kılan şey de bence buradadır. Yani o alıntıdaki gerçeküstüdür. Çünkü bunu tam olarak anlamaya çalışırsak ulaşacağımız yer kesinlikle akıldışılıktır. Sosyolojik bir anlama çabasına saygı duyuyorum ama bugüne kadar duyduğum sosyolojik anlama çabalarının, yorumlarının geldiği şey şurası oluyor: Bir tür çaresizlik durumundan çıkan bir tablo. Bu insanların hayatta yapacak bir şeyleri yok, bir kızı sevecek durumda değil. Mesela bizim Beşiktaşlılar güzel anlatırlar: "Manitamız yok sevmeye, paramız yok diskoya gitmeye" diye. Bu da bir gerçektir ama bunu böyle ortaya koymak bir yanıyla doğru olsa bile bir yanıyla çok haksızcadır. Çünkü benim gibi vaat edilmiş, birçok şey teklif edilmiş birisi Beşiktaş'la böyle bir bağ kurmuşsa, burada sosyolojinin de anlayamayacağı bir şey vardır. Ben bugün Beşiktaş'a harcadığım zamanı, başka şeye tahvil etsem, mesela dizi çeksem, reklam yapsam tonlarca para kazanabilirim. Eğer bunu yapmayıp da diğerini yapıyorsam, burada sosyolojinin açıklamaya yetmeyeceği başka bir durum olduğunu düşünüyorum. Kaldı ki Fener derbisinde polisle çatışan Galatasaraylılara holigan denildi, çapulcu denildi, bu adamların bir sürüsünün bayağı iş sahibi, mühendis, doktor gibi insanlar olduğu ortaya çıktı. Demek ki burada sosyolojinin de ancak insan doğasına ilgi duymasıyla açıklanabilecek başka bir şey var. Dolayısıyla Beşiktaş kapalı tribününe, basın tribününden ya da VIP'den bakarak orada bazı tezahüratları dinleyerek, ona karşıdan bakarak böyle parlak sözlerle, süslü cümlelerle bir tablo yaratmak inanın ne bunu yapana bir şey kazandırır gerçek adına, ne bu ülkedeki bir şeyleri anlamak adına bir yardımı olur, ne de o insanlarda bir vicdan uyandırır. Çünkü böyle bir şeye ancak insanın doğasını iyi bilmekle, insanı verili, nedenli sebepli bir varlık olarak açıklamak yerine onu bütün çelişkileriyle, bütün anlaşılmazlıklarıyla, bütün nedensizlikleriyle ortaya koyabilme gücü gösterdiğimiz zaman ulaşabiliriz. Dolayısıyla ben böyle bir çabaya saygı duyuyorum ama bunun böyle bir mutlak gibi değerlendirilmesi bana hiçbir şey ifade etmiyor. Nitekim bu kadar yönetici, medyacı her gün televizyondalar, madem dediklerinden bu kadar eminler, hiçbir kuşku duymuyorlar neden düzeltemiyorlar bütün bunları. Çünkü gerçekle bir dertleri olmadığı için. Bir defa ötekini anlamak gibi bir dertleri olması lazım. Eğer bugün bu saydığım insanlar İnönü Stadı'nın kapalı tribünün göbeğini bir gün anlama gücü gösterirlerse, buna güçleri yeterse, o zaman bu ülkede bugün şikayet ettikleri durum adına bir şeyler değişme aşamasına gelir. Onun dışında bu düzen böyle devam eder, herkes bildiğini okur. Futbolda böyle bir düşmanlık, bu kadar yaralanmış bir adalet duygusu olursa bu hayatı da, ülkeyi de, adalet sistemini de, ekonomik sistemini de kapsar. Ve aynı körlük orada da devam eder. Bunu emniyet güçleriyle, yasalarla belki kontrol altında tutabilirsiniz ama bir çocuğun vicdanını, kendini dışarıda hisseden insanın, bir tinercinin vicdanını hiçbir zaman kazanamazsınız.

Siz bu meseleye bu kadar kafa yorarken ki hayatla meselesi olduğunu defaten belirtmişken, bu ortamı izleyerek besleniyor musunuz? Bunu malzeme olarak kullanmanızdan ve pazarlamanızdan bahsetmiyorum, durumun sizi etkilemesinden ve esinlenmenizden söz ediyorum?

O çok alçakça bir şey olurdu zaten. Elbette ki, mesela ben Ahmet Çakar'ı, Erman Toroğlu'nu izliyorum. Söyledikleri bende bir vicdan uyandırmıyor ama ben orada bir karakteri izliyorum, analizini yapıyorum. Bunlar yarın başka bir şekilde benim hikâyelerime sirayet edecek elbette. Üstelik bir önyargım da yok. Yıldırım Demirören'i izliyorum, orada en duygusal konuşmanın arkasında nasıl bir dert, nasıl bir kişilik var bunu sezmeye çalışıyorum. Az önce dedim ya ben zaten futbolu hayatın dışında tutmuyorum. Bunu işimde, sokakta yaptığım gibi yapıyorum. Nasıl futbolu diğer anlamda hayatın dışında tutmuyorsam bu anlamda da tutmuyorum. Bu elbette ki beni besliyor. Üstelik bu kadar tutku, hırs, somut ve net beklentinin olduğu hayatta başka hiçbir şey yok. Yani zaten bir gün hayat da futbola benzetilirse, bir ülkede bir şeyler daha iyi olmaya başlar. Bir gün zaten futbol sahasında, tribünlerde adalet yaratılırsa adım gibi eminim sokakta da bir adalet duygusu başlayacaktır. Bu mahkemelere, meclise sirayet edecektir, yasalar yapılırken insanlar buna da dikkat edecektir. Ama şu çok önemli, eğer bir ülkede futbol kadar basit, net, dikkatlerin bu kadar yoğunlaştığı, her şeyin sorgulandığı bir alanda bir adalet duygusu yaratamıyorsanız, o ülkede başka hiçbir alanda hiçbir şey yaratmak mümkün değil. O yüzden sahada izlediklerim benim daha sonra Yazgı filmini yazarken başka bir şekilde elbette karşılığını buluyor. Ya da Beşiktaşlı Mehdi'nin hikâyesini uzun zamandır düşünüyorum, çok çekmek istiyorum. Çeker miyim, çekemez miyim bilmiyorum. Ama bir konuşmada "Senin ne alakan var futbol filmiyle" denildiği zaman aklıma ilk şu geliyor Kader'deki Uğur'u çekip onun yerine Beşiktaş'ı koyduğum zaman o zaman Mehdi'yi bilmiyordum aynı hikâye oluyor. İkisi de akıldışıdır, nedensizdir, sadece sonuçlarını yaşamak zorunda kaldığımız durumlardır.

"Oyuncu filmin anlamını oluşturmakla sorumlu değildir" diyorsunuz. Oyuncuyu yadsımıyorsunuz ama bunu da tercih etmediğinizi söylüyorsunuz. Bu yeşil sahalarda da kullanılırmış gibi geliyor. Teknik adamların oyuncuyla ilgili tanımına benziyor bu durum.

Hem de çok benzer.

Çok ilginç ve çok iyi sonuç aldığınız oyuncular var örneğin. Hiç kimse Vildan Atasever, Zeynep Tokuş veya Ufuk Bayraktar'dan böyle performanslar beklemezken akıl almaz geri dönüşler alıyorsunuz. Bu mesele insanı, insanın özünü tanımakla mı alakalı, futbolda da bu böyle mi sizce?

Ben şu konuşmayı, ki bugüne kadar sinemayla ilgili bir sürü röportaj yaptım şöyle sorular ya da böyle yaklaşımlar da istediğim için aslında kabul ettim belki de. Bu gerçekten mühim bir konu. İnanın o kadar beni meşgul eden bir konu ki. Bobo ya da Gökhan Zan bunları özellikle seçmeye çalışıyorum bir maçta beni hayal kırıklığına uğrattığı zaman, vaat ettiğini yerine getirmediği ya da çok az yerine getirdiği zaman düşündüğüm tek şey bu oluyor. Burada hemen aklıma yönetmenoyuncu ya da teknik direktör veya menajer futbolcu ilişkisi geliyor. Bu adamlar bu menajerler, teknik direktörler insan doğasına, insan ilişkisine, kişiliklere hiç mi ilgi duymaz? Tamam bu çocuğun yeteneği var, bundan hiçbir şüphemiz yok. Bu çocuğun işi bu, bunun için bir sürü para alıyor ama buna rağmen bir şey çok net bir biçimde eksik, zaten eksik olduğu için de onu göremiyoruz. Yöneticiler, Teknik direktörleri, menajerleri duygusal zekâsına, duygusal gücüne, anlama gücüne hiç dikkat etmeden neye bakarak seçerler. Ya da bir futbolcu transfer edilirken sadece o adamın kasetlerine, bundan önceki maçlarda oynadığı oyuna mı bakılır? Bu adamın tutkusu, nasıl bir insan olduğu, sorun çözme yeteneğine sahip olup olamadığı, arkadaşlık duygusu, dürüstlük, yalan söylememe gibi özelliklerine bakılmaz mı diye merak ediyorum. Bu anlamda o kadar çok benziyor ki. Yani biri eksikse öbürü bunu tamamlayabilir. Ama ikisi de eksik olursa olmaz. O dediğiniz tamamen şu; benim seçtiğim bir oyuncu benim filmimin derdini, benim filmimi üstlenmek zorunda değil. Zaten buna gücü de yetmez. Benim on senedir uğraştığım bir şeyi iki ayda bu adam hayatının meselesi haline getiremez. Onun orada yapabileceği tek şey bana güvenmek, ama gerçekten güvenmek. O ilişki normal insan ilişkilerinde karımızdan, arkadaşımızdan ne bekliyorsak odur ki bunların tanımları çok azdır. Dürüstlüktür, yalan söylememektir. Buna dikkat edilmemesi, işlerin kötü gitmesine, bir sürü paranın boşuna harcanmasına sebep olur ki bu da aynen öyledir. Ben film çekerken inanın bir oyuncunun yeteneğinden çok nasıl bir insan olduğuna, nasıl bir ahlaka sahip olduğuna, ne kadar anlama gücü olduğuna dikkat ediyorum. Çünkü diğeri benim zekâma, anlama gücüme göre tamir, telafi edilebilir şeyler. Ama inanın Beşiktaş'ta özellikle benim en çok kafama takılan şeylerden biridir, İbrahim Akın'ın geldiğinden beri ortadaki sorunun bir türlü çözülememesi. Bunlar yirmi yaşında çocuklar. Tüm bunlar da bana şunu düşündürtüyor bu anlamda; Bir Lucescu vardır, bir de ötekiler vardır. O yüzden Lucescu'yu şu tarafa koyarım, diğerlerini başka bir tarafa. Çünkü Lucescu bu dediğim anlamda futbolu kendinden menkul soyut bir şey olarak değil, insan olmanın, yaşadığımız hayatın bir parçası olarak, bu aradaki bağları diri tutarak yaşamış, özellikle de Beşiktaş'ta bunu öğretmeye başlamış, seyircilere bunun sirayet etmesine sebep olmuş bir adamdı. İnanın bu yönetim bu futbola inanıp, basit düşünüp futbolun soyut bir şey olmadığını kavrayabilecek zekâda ve yetenekte olsaydı, Lucescu'yu göndermeselerdi bugün Beşiktaş o çok övündüğümüz, yüzyıllık geleneğindeki Beşiktaş olmaya çok daha yakın, çok daha gurur verici, bugün Beşiktaş içerisinde varolan o kırgınlık duygusunun olmadığı, başka kötücül duyguların bu kadar öne çıkmadığı, bizim adalet duygumuzu yaralayacak hiçbir futbolcunun, olayın olmadığı başka bir takım olma özelliğinde çok daha saygın bir durumda olurdu. Ve buradaki sır kesinlikle Lucescu'nun az önce söylediğimiz gibi bir adam olmasıydı, ama olmadı. Örneğini verelim işte; Tigana geldi, tamam Beşiktaş seyircisi vefakârdır, Tigana'yı da sevdi, sahip çıktı. Tigana zenciydi ama tipik bir Fransızdı. Lucescu'nun o Ronaldo, Zago, Giunti ve İlhan Mansız'la, üçdört futbolcuyla yarattığı şeyi, çok daha büyük olanaklarla yaratamadı. Lucescu ortada zaten. Aldığı riskler, kişiliğini ortaya koyma gücü, bekleneni değil de inandığını söyleyebilme ve öyle davranabilme açısından. Zaten ben üstümüzdeki lanetin Lucescu'ya yaptığımız ihanetle ilgili olduğunu düşünüyorum. Şu anda onun vebalini ödediğimizi düşünüyorum.

Futbol ve sinema ilişkisinden devam edersek, Zoltan Fabri'nin "Cehennemde İki Devre"si vardı. Son dönemde belgesel niteliğinde "Zidane" gibi ya da kurgusal olup da daha çok futbol endüstrisine hizmet eden "Goal" gibi futbol filmleri çekiliyor. Size büyük maliyetler gerektiren bir futbol filmi mi, yoksa ayın karanlık yüzü gibi futbolun başka yüzlerini, kimliklerini anlatan filmler mi cazip geliyor?

Ben futbol filmi çekmem ama futbolu konu eden film çekerim. Diğer filmlerimde sorun ettiğim, mesele ettiğim o insanın doğasını anlama, hayatı hissetme, koklayabilme çabası sırf futbolu konu eden bir filmde de olmadıkça, futbol sevgisini hayat sevgisinden soyutlayarak bir futbol filmi çekmem. Futbolu konu eden bir film çekerim, öbür filmlerimdeki bütün temalarda, yaklaşımlarda, gerçekçilik neyse o da olur. Ben zaten sinemada böyle türlerin ayrılmasını da anlamam. Neyi konu ederse etsin insan doğasına ait bir muğlaklığı anlamaya çalışan, bana hayat duygusunu hissettiren, onu koklatabilen bir yanı olmasını ararım. Futbol filmi diye bir kategoriyi prodüktörlerin, bu işten para kazanmak isteyen insanların bir aracı olarak anlayabilirim ama bu benim gerçekten bilmediğim bir alan.

Belgesel gibi bir düşünceniz var mı?

Var. Devamlı gidip geliyor işte, mesela Yusuf Tunaoğlu.

Devamlı Zeki Demirkubuz Beşiktaş belgeseli çekti, çekiyor, çekmek üzere diye sözler dönüyor ortada, bunların hepsi şehir efsanesi mi?

Hayır, onların benimle bir ilgisi yok. Şu var mesela, ben ikiüç senedir maçları kapalıda seyrediyorum. Bazen maç da kötüyse bırakıp çocukları seyrediyorum. Yüzlerine bakıyorum uzun uzun. Futboldan ötede başka bir şey de var. Tabii ki futbol da var, takım sevgisi var ama o sevginin kaynağına dair benim kafamı karıştıran, kafamda sorular oluşturan bir şeyler var. Bunları anlama arzusu uyandıran bir belgesel yapma ya da işte Çarşı'nın belgeselini yapma her zaman bende varolan bir şeydir. Ama "Çarşı desibel rekoru kırmış, Çarşı şöyle bir sosyal konuya el atmış," değil ben zaten böyle bir şeyi beceremem de. Yusuf Tunaoğlu belgeseli de yapmak var kafamda. Ama ben Yusuf Tunaoğlu'nu sadece futbol kriteri olarak alsam, daha iyi bildiğim Sergen'i yaparım. Bir Anadolu takımında maçtan sonra, tüm yöneticileri öbür takıma küfrederken, haksızlığa uğradığını söylerken "Hayır bunu biz yaptık, bahane bulmak hiç dürüstçe değil" diyen futbolcunun belgeselini yaparım. Çünkü beni insan duygusu olarak yakalayan değerli bir şey var orada, anlaşılması gereken. Beşiktaş Şampiyonlar Ligi şampiyonu olsun ben bunun belgeselini yapmam ama 2.Lige düşerse onun belgeselini yapabilirim. Beşiktaş'ın küme düşme, düşmeme maçı olan o Zonguldakspor maçına 67 bin seyircinin gelmesini, ne bileyim 12 Eylül döneminde şampiyon olduğumuz yılki o sokağa çıkma yasağına rağmen Trabzonspor maçından sonraki kutlamaları. Fakat bir hayat duygusu bulamayınca bırakın belgeseli, filmi, fotoğrafını bile çekmem o şeyin.

Bazen akıl dolu tribün tepkileri oluyor. "Hah şimdi oluyor" dediğiniz bir tribün tepkisi ya da bir tezahürattan, zekâ dolu bir eylemden sonra, ertesi hafta aynı tribünün size negatif gelen bir tepkisiyle sizin haleti ruhiyeniz ne duruma geliyor, bununla bağlantılı olarak futbol ve endüstrileşmesi hakkında neler düşünüyorsunuz?

Evet ama insan olmanın gerçeğinde bu var. Dediğiniz gibi çok akıl dolu, mütevazı, çok yüksek değerlerle bezenmiş ve sizi etkilemiş bir insanın bir gün başka bir konuda daha beklenti dolu, hırslarıyla ilgili gösterdiği çiğlik benim üzerimde nasıl bir duygu yaratıyorsa, hayal kırıklığı da, kötü bir şey de, iyi bir şey de demiyorum. Ona benzer bir duygu yaratıyor. Evet o insanlarla beraber olmak, onlarla aynı tutkuyu, derdi paylaşmak tamam ama o anda derin bir yalnızlık, "Bu insanlarla benim aramdaki mesafe de buymuş" duygusu hissediyorum. Bunun örneği de oldu, Ben yıllardır İnönü Stadı'nda hiçbir adaletsizlik duygusu görmedim. Beşiktaş seyircisinde garip bir vicdan var. Herkes korkuyla gelir oraya. Maçtan önce ortalık karıştırılır şu olacak, bu olacak diye. Tottenham'a da, Anadolu takımına da tezahürat yapılır. Bunlar tabii hep gözardı ediliyor. Ben bu yüzden mesela Çarşı'yı sevmişimdir. Hep onlardan beklenenin aksine hiçbir takıma orada kötü, adil olmayan bir davranış yapılmamıştır. Benim vicdanımda bunların hiçbirinde bir adaletsizlik yoktur. Ama geçen sene son haftalardaki Antalyaspor'la yapılan maçta, Antalyaspor inanılmaz iyi oynadı, çok direndi. Yılmaz Vural çok doğru hamleler yaptı, maçı zor aldık. Maç sonunda, tüm stat buna katılmasa da Antalya teşvik primi almakla suçlandı. O anda orada kendimi çok yalnız hissettim, bunun için çok kırgın da değilim ama Beşiktaş seyircisinin benim için öbür takımlardan farkı buydu. Öbür takımlar bir adalet aramıyorlar çünkü, sahip oldukları başarıyı haketmiş oldukları konusunda özel bir dikkatleri yok. Ben Beşiktaş seyircisinde bunun olduğunu biliyorum. Mesela "Şerefinizle oynayın, hakkınızla kazanın" pankartından sonra dikkat edin Burak o kadar gelecek vaat eden bir futbolcu olmasına rağmen o günden sonra bir daha iflah olmadı. Bir yıldır o çocuk neredeyse kayıp. Beşiktaş seyircisi bunu bile yaptı. Haksız yere attığınız bir gol oluyor hakem iptal ediyor biriki ıslık falan onun dışında aramızdaki konuşmalar aynen şudur: "Ya iyi ki iptal edildi, yoksa biz bunu nasıl kabul edecektik?" Ben böyle bir vicdanı, genel olarak söylüyorum başka takımlarda göremiyorum. Çünkü az önce anlattığım sebeplerden dolayı genel olarak endüstriyel futbol pompalaması, özel olarak da 1984 Özal sonrası ülkede kurulan yeni hayat, yeni algı, yeni ahlaki değerler, yeni varolma şekli yüzünden son 2025 yıldır da hiç eksilmeden, hiç tartışılmadan feci şekilde başarı olgusu pompalanmaya başlandı. Bize hayatımızı yaşarken ihtiyaç duyduğumuz yegâne şeyin başarı, yenmek olduğu, yegâne şeyin ben, biz olduğu bir mantığın, varoluş ahlakının devamlı pompalanması ve başarı için her şey mubahtır klişesinin en gelenekçi insanların bile yavaş yavaş boynunu eğdiren bir dayatma haline gelmesi yüzünden böyle bir şey oluştu. Ama insanlar şunu hiç tartışmıyorlar en ahlaksız adamın bile bir vicdan sahibi olduğunu, en namussuz insanın bile güvene ihtiyaç duyduğunu hayatımızdan çıkarmaya başladılar. Bunun gidişatı da hiçlik duygusudur ve futbolun daha önce bizim bir takım yaralarımızı saran, ruhumuzdaki bir şeylere iyi gelen, bizim hayatı biraz daha sevmemizi, ertesi sabah işe giderken biraz daha coşkulu gitmemizi sağlayan o yanının giderek kaybolmasıdır. Bunu hiç kasti bir duyguyla söylemiyorum, tamamen gerçek olduğu için söylüyorum. Bunun da karşılığı bugün Fenerbahçe Kulübünün yöneticisinden, seyircisine kadar içine düşürüldüğü durumdur. Çünkü bırakalım direnen öbür takımı, artık bütün maç boyunca iyi oynamış, varını yoğunu ortaya koymuş, sonuca yönelik tek bir hatasında kendi oyuncusuna bile büyük bir aşağılamayla tepki veren bir seyirci topluluğu oluşturuldu. O stada yakışan, o stadı tamamlayan bir şey haline geldi. Üzgünüm ama Fenerbahçe bilerek, organize ederek bunu yaptı. Buna bu ülkenin siyaseti de, entelektüelleri de destek verdi. Bu elbirliği ile yapıldı ama adım gibi biliyorum bu herkesi, Beşiktaş'ı da bekleyen bir tehlike. Fenerbahçe'den başladı, sırayla herkese dayatılacak bu. Ama Beşiktaş tribünleri bunu en son kabul edecek. Zaten bu "Son barikat" tanımlamalarının sebebi bu. Çünkü Beşiktaş seyircisi bunun farkında. Ama bugün tribünde olan insanlar yarın gidecekler, yarın kombine fiyatları arttığı için gelemeyecekler, yarın bir takım acayip yaptırımlar başladığı için gelemeyecekler. Oraya başkaları gelecek, başka bir Beşiktaş seyircisi yaratılacak. O işte bize dayatılan bu temaşadır, şovdur laflarıyla bugüne kadar bizim varolmamıza, ayakta durmamıza katkıda bulunan birçok yüksek değer gibi, mesela arkadaşlık gibi, yoldaşlık gibi, komşuluk gibi, hemşehrilik gibi bir sürü olgu nasıl hayatımızdan çıktıysa ve biz bunun eksikliğini hissetmiyorsak ama sonuçlarını çok sert yaşamak zorunda kalıyorsak futbol da hayatımızdan bu şekilde çıkacak ve bu hayat biraz daha kötüleşecek. Artık Beşiktaş'ta bile gencecik çocukların sponsorluk tartışmaları yaptığını görüyorum. Beşiktaş'ın kapalısında bile çocukların "Bizim ahlakımız, bizim gösterdiğimiz tepkiler hatırlanmayacak, sadece skorlar hatırlanacak, tarihe bu geçecek" dediklerini duymaya başladım. Biz "Gerekirse 2.Lig'de oynayabilmeliyiz" deme gücünü, sırf hamaset olsun diye değil, gerçekten inanarak söyleyebilirsek, işte o endüstriyel futbolun,futbolu hayatımızdan böylesi bir biçimde çekip çıkarmasını, bizi fark edemeyeceğimiz bir eksiklikle başbaşa bırakmasını ancak böyle engelleriz.

Yazılarını takip ettiğiniz yazarlar var mı?

Tabii ki, en önemsediğim yazar İbrahim Altınsay. Bir kere çok sevdiğim bir insan. Onu sinema yazarıyken de çok önemserdim, hatta en iyi bulduğum sinema yazarıydı. Kendi açısından biraz daha meselenin duygusunu da katsa tam tadından yenmeyecek yazılar yazıyor. Bir de adalet duygusu… Beşiktaş yöneticiliği yapmış olmasına rağmen hiçbir kölelik duygusunu hissetmedim bugüne kadar. Adalet duygusunu ön plana çıkarabiliyor. Geri kalanlara şöyle bir genelleme yapayım; mesela Cem Dizdar'ın tribüncü yanını, tribünden de arkadaşım zaten, çok severim. Bunu hamaset yapmadan yazılarına da taşımasını çok ahlaklı buluyorum. Genel olarak şöyle bir şey var; bir eskiler var, bunlar bana bizim kötü bir şey olarak da söylemiyorum eski Yeşilçamcı sinemacıları hatırlatıyorlar. "İşte ekmek paramız" diye herkesle iyi olmaya gayretli. Ama bu sadece futbola ait olan bir şey değildir, her yerde vardır bunun karşılığı. Zaman zaman orada da iyi şeyler duyduğum oluyor ama bir süreklilik taşımıyor. Bir de genç kuşak var benim daha çok ilgimi çeken. Çok zekiler, gerçek bir futbol bilgileri var, onlarcasını sayabilirim ama onları da fazla rasyonel buluyorum. Duygu eksikliği var gibi geliyor ve bütün sahip oldukları o kadar bilginin ne işe yaradığı konusunda bana bir şey hissetiremiyorlar. Mesela Kazım Kanat'ı, Ahmet Çakar'ı insan olarak daha çok hissediyorum. Hani düşünceleri beni çok ilgilendirmemesine, uzak bulmama rağmen. Ama bu genç arkadaşları da daha duygusuz, zahiri bir görüntü gibi görüyorum. İnsan olarak bana daha az veri veriyorlar.

Yönetmenliğe bile ikna olma sürecinden geçtikten sonra karar verdiğinizi söylüyorsunuz. Başlangıç olarak da Masumiyet'in sonrasını alıyorsunuz. Beşiktaş için de böyle bir ikna süreci yaşadınız mı kendi içinizde?

Başlangıcından beş yıl öncesine kadar değil. O daha naif, daha çocuksu bir duygu. Ama beş yıldır bu ikna sürecini fazlasıyla yaşadım. İnanın bütün bu yöneticilere rağmen orada Beşiktaş yönetiminde, kulübünde, futbolcularda bana çok acayip gelen insanlar da var. Göksel Duyum diye bir arkadaşım var "Mehdi" nin yazarı, onunla buluştuğumuz sohbet ettiğimiz bir gece 21 bir takıma yenilmiştik. Onun içinde bulunduğu haleti ruhiyeye bakarak ben kendimi anladım. Bunun sağlamasını sadece kendi üzerimden değil çevremdeki Beşiktaşlılara bakarak da yaptım. Bir de benim gibi ahlakı ön plana çıkaran bir insanın kabul edemeyeceği çok şey vardır hayatta. Bunlar olmuyor değil üstelik daha kırıcı oluyor bizde. Bir programı izlerken Beşiktaş Asbaşkanı bağlandı ve "teşvik primi"nden yana olduğunu söyledi, onu çok zor aştım mesela. Üstelik şöyle bir manipülasyona girecek biri de değilim "münferit adamlar" diye. Çünkü bunlar münferit adamlar demeye başlarsak o zaman Fenerbahçeli, Galatasaraylı, MHK'deki veya Futbol Federasyonu'ndaki bazı yöneticilerin de münferit olduğunu söylememiz lazım. Ben böyle bir ikiyüzlülüğü de yapamam. Hâlâ da yutmuş değilim bunu. Son olayları o kadar iyi biliyorum ki, çünkü Yıldırım Demirören hiçbir şekilde Beşiktaş'ı düşünmüyor, egosunu ve kişiliğini Beşiktaşın bunu ispatlayamayız elbette çünkü bunun tersini söylüyor üstünde tutuyor. Ve bu yıl da şampiyon olamazsam korkusunun paniğiyle Sinan Engin'i getiriyor. Orada ben zaten şu bakımdan bittim, Beşiktaş Başkanının ufkunun Sinan Engin'e kadar olması, Sinan Engin ki Lucescu'nun başarısını sahiplenmeye çalışmış, hadi dedikleri doğru olsun beraber çalıştığı ve artık Türkiye'de olmayan bir insanın aleyhinde acayip şeyler söylemiş, kaçan şampiyonluktan sorumlu olan bir adamı kurtarıcı olarak görmedeki psikolojiyi hissettiğim zaman tabii kendimi ikna etme sürecim bayağı bir zor oldu. Ama allahtan Beşiktaş'a olan bağım başarıya bağlı değil. Bunu her zaman söylüyorum, ben en çok Beşiktaş yenildiği zaman Beşiktaşlı olduğumu hissediyorum. Bu en başında da böyleydi hâlâ da böyle.

Filmlerinizde hep bir televizyon metaforu var. Bazen o televizyonda maç da seyrettiğiniz oluyor "Bekleme odası" nda olduğu gibi. Bu televizyon imgesinin sizin için anlamı nedir?

Önce gerçeklik. Bunun anlamını falan hepsini bir yana bırakalım. Ki ben anlamı en son düşünürüm ve seyirciye bırakırım. Ben onu düşünürken yazarken hep gerçeklik olarak bakarım. Bu benim şu göstergebilimcilik tuzaklarına düşmemi engeller mesela. Bir defa televizyon gerçektir. Kutu, nesne, teknolojik güç olarak bir gerçektir. Her evde bulunur, her yerde bulunur ve insanın çevresindeki nesnelerle ilişki kurmasındaki en güçlü nesnedir. Çünkü bir odada iseniz koltuğa, duvardaki resme bakarsınız, eğer televizyon yoksa. Sonra boş bir yere bakıp düşünürsünüz. Ama televizyon varsa sizi hemen alır. Çünkü orada bir şey akmaktadır. O yüzden birincisi gerçektir, ikincisi benim çok sinematik bulduğum bir ögedir. Çünkü ben bir koltuğu çekerek fazla bir şey anlatamam ama ekranı çekerek onun içindekileri, bir Beşiktaş maçını ya da bir Türk filmini oradan göstererek sinematik olanaklar yaratabilirim. Benim için en önemli sebebi bu ikisidir. Üstü seyircinin çıkarımlarıdır. Ben bunu tasarlamam, ben bunu kurgulamam, ben bunu insanlara yöneltmem.

Didaktik bir anlatımınız hiç bir zaman olmadı zaten

Hiçbir şekilde olmadı. Böyle düşünmezken de olmadı. Birinci, ikinci filmimde de böyle bir şeyim olmadı, sezgisel olarak. Şimdi akıl olarak da böyle bir şeyim yok. Ondan sonrasını da ben bilemem, seyirci dediğiniz de homojen bir şey değildir, ben öyle bir şeyi de hiçbir zaman kabul etmedim. Ben seyirci diye bir şeyi kabul etmiyorum zaten. Binlerce değişik karakterde, değişik algılara sahip, değişik zaafları olan, güçleri olan insanları tek bir homojen kalıba sokup, onları öyle değerlendirmek, onlara öyle bakmak, ancak onları bilet olarak görme ahlakıyla ilgili bir şey olabilir. Ben hiçbir zaman böyle bir şey yapmam. Benim için seyirci şudur: Önündeki filmi anlamayan adamdır, önündeki filmi anlayan adamdır, filme eğlence olarak bakan adamdır, filme bir anlam olarak bakan adamdır, arayışı olan adamdır, olmayan adamdır, iyi adamdır, kötü adamdır, ahlaklı adamdır, ahlaksız adamdır bir sürü şeydir yani. Zaten seçkincilik de değil ama burada yakın bulduğum insanlara ben seyirci derim, öbürleri izleyicidir. O yüzden televizyonun çok da benim açımdan öne çıkmış anlamları yok ama seyirci için böyle şeyler olabilmesini anlayabiliyorum. Çünkü bir tür ortaklıktır bu.

Filmlerinizden birinde bir futbolcuyu oynatacak olsanız, kimi tercih ederdiniz, var mı aklınızda böyle bir isim?

Bir ara bir karakter yazmıştım hâlâ çekilebilir, Hasan Şaş'ı çok düşünüyordum.

Niye Hasan Şaş?

Yüz ifadesiyle. Çünkü o karakter de öyle biriydi. Duygularına kendini tutsak etmiş, gerçeği kibirinin arkasında kalmış ilginç bir karakterdi ve Hasan Şaş'a baktığım zaman onu görüyorum. Bir de Aykut Kocaman'ı mesela İtiraf filmindeki adam gibi düşünmüşümdür, düz ve ifadesiz bakışlarıyla. Hatta bir ara İtiraf filminin devamını düşünmüştüm. Adamı da İtiraf filminin devamı gibi değil de mesele olarak devamı gibi kurmuştum. Taşrada bir teknik direktör yapacaktım. Deplasmana gidiyor geliyor, kadınla olan durumu, o korkuları, kuşkuları çok bağdaştırmıştım futbolla, adamın teknik direktör oluşuyla onu ama ertelendi şimdilik.

Filmlerinize en yakın bulduğunuz maç hangisi?

Beni o açıdan en etkileyen şey tabii duygudur. Değişik duyguların, farklı duyguların yaşanma durumudur. Gençlerbirliği'ne 43 yenildiğimiz maçtır mesela. Oradaki İlhan Mansız'ın o hali hiç aklımdan gitmiyor. İnsan doğasını anlama çabasından bahsediyorum ya, yani İlhan Mansız'ın bile bilmediği derinlerindeki bir duygunun ortaya çıkması beni inanılmaz etkilemişti. O gün ona İmansız demiştim ama İ. Mansız'ı bilmiyordum, onu düşünerek söylememiştim. Bir gün maça giderken bir çocuğun formasında gördüm, İmansız yazmış acayip hoşuma gitti.

Son dönemde Beşiktaş ya da dışından beğendiğiniz futbolcular var mı?

Her şeye rağmen Beşiktaş'ta 5 tane sayabilirim. İlginç bir şekilde bunun kimse böyle olduğunu düşünmüyor ama sezgilerim Higuain'in Beşiktaş'a, hem ruh hem de yetenek olarak en yakışan futbolcu olacağını söylüyor. Benim o çocuğa geldiği günden beri garip bir inancım var, inanç da değil bu sadece sezgisel bir şey. Delgado'nun takım yapılırken, sistem oluşturulurken biraz daha kriter haline getirilerek düşünüldüğü takdirde hem çok iyi Beşiktaşlı hem de olduğundan daha yararlı olacağını düşünüyorum. Ama beni şu andaki Türkiye'de hem duygusal olarak, hem oynadığı futbol olarak en etkileyen futbolcu Tello. Hatta o çocuğa bakınca bazen gözlerim doluyor. Serdar Özkan'ı kesinlikle çok beğeniyorum ama Tello'yla, Higuain'in verdiği duyguları vermiyor bana. Cisse'ye garip bir sempatim var. İlk geldiği zaman bizim bir arkadaş "Bu bizim boyacı" demişti, hakikaten de öyle. Biz zaten böyle bir dile, ruha sahibiz. Dikkat ediyorsan yerli futbolcuları söylemiyorum, garip bir biçimde yerli futbolcular bana daha profesyonelmiş gibi geliyor. İbrahim Üzülmez benim hep sevdiğim biridir. Giderek son zamanlarda daha tedirgin ve panik olduğunu görüyorum, çok üzülüyorum ama benim için çok şey ifade eder, benim için emeği simgeler. Futbolcular kişiliklerini ne yazık ki oynadıkları kulüplerin duygusuna, ahlaki kriterlerine göre oluşturuyorlar, bu beni çok üzüyor. Devamlı başka biri olmaya zorlanıyorlar. Ben rakip duygusuna teslim olacak biri değilim ama bir futbolcunun Fenerli olma hali diye bir fotoğraf var artık. Mesela Galatasaray benim için daha vukuatlı bir alandır. Hakan Şükür ve ekürisinin, Ümit Karan'ın belirlediği davranış ahlakı. Skoru bana söylemesinler, Galatasaray'ın maçını izlerken Ümit Karan'ın rakip futbolcuyla bir mücadele sırasındaki tavrından Galatasaray'ın mağlup mu, galip mi olduğunu anlayabiliyorum. Eğer Ümit Karan, Hakan Şükür, Sabri kendisine çok sert bir faul bile yapılsa hemen o ağabey, babacan tavrını gördüğüm zaman "Ha Galatasaray galip ve işler yolunda" diye düşünüyorum. Ama en ufak bir şeye bir tahammülsüzlük, adil olmayan bir hırçınlık hali gördüğüm zaman iş değişiyor. Galipken değil, mağlupken de aynı tavrı gösterebilirlerse bende bir inandırıcılık uyandırıyorlar. Galatasaray futbolcuları benim için böyle bir topluluk. Tabii ki Ergün farklı, hoş Galatasaray'da da değil artık. Lincoln'ü çok beğeniyorum ama Feldkamp'ı daha çok beğeniyorum. Şu an benim belki en beğendiğim teknik direktör diyebilirim. Fenerbahçe futbolcularına baktığımda ise hep şunu görüyorum; bir resim vardır esnafların dükkanında, peşin satan ve veresiye satan. O peşin satan duygusunu veriyorlar bana, hoşuma gitmiyor o halleri. Bunun sağlamasını da şöyle yapıyorum. Bazıları Fenerbahçe'den gönderildikleri zaman Anadolu kulüplerinde oynuyorlar, orada veresiye satan gibi davranmaya başlıyorlar. Ama mesela bu tuzağa Beşiktaşlı futbolcular düşmüyor. Eskiyi zaten değerlendiremeyiz ama son yıllarda Beşiktaşlı futbolcuların bu anlattığım fotoğrafa benzer görüntüleri yok. En beğenmediğim adamın da, en doğru bulduğum adamın da böyle şeyler yaptığını bana kimse söyleyemez. Biz kaç defa İnönü'de yenildik, ben Saracoğlu'ndaki, Ali Sami Yen'deki manzaraların hiçbirini görmedim. Çünkü Beşiktaşlı futbolcu şunu biliyor, öyle bir çiğlik yaptığı zaman, seyirci bir şekilde onu affetmeyecek zaten bence Beşiktaş'ın da farkı bu. Başka takımlardan da beni etkileyen adamlar oluyor. Gerçekçi olma, adalet duygusunu ondan beklenenin üzerinde tutma çabasını gördüğüm zaman, onu bu ülkede ki her şeyin üzerinde tutmaya çalışıyorum zaten.

Konuşmanızın bir yerinde Beşiktaş'ın üstündeki bir lanetten bahsediyorsunuz. Böyle bir lanetin varlığına inanıyor musunuz ve neden böyle bir şey olduğunu düşünüyorsunuz?

Bu, lanet. Ama tabii uzaktan gelmiş bir lanet değil, bizim sebep olduğumuz bir lanet. Bunun iki tane sebebi var çok net. Bir tanesi Lucescu'ya yaptığımız ihanet, bir tanesi de Pascal Nouma'ya yaptığımız ihanet. Nouma, Fener maçında o hareketi yapınca bu bir anda Türkiye'nin meselesi oldu. Devlet büyükleri bile bu meseleye karışmıştı. Aslında Federasyon ahlaklı davrandı, hukuki davranıp 6 ay cezasını verdi. Burada önemli olan Federasyonun, Disiplin Kurulu'nun verdiği karardı. Çünkü hukuk böyle işler. Ben bir suç işlemiş olabilirim, yani o zaman her şeyi bırakalım ahlaki değerlere göre insanları cezalandıralım. Yok Fenerbahçe Kulübü, yok devlet büyükleri istedi, yok halkın bilmem neyi ne oldu falan gibi mazeretlerle Serdar Bilgili ve yöneticileri, ne olduğunu bile anlamadan çocuğu gönderdi. İçinde hiçbir kötü niyet olduğuna inanmıyorum. O öyle bir insan değil çünkü. Her maçta böyle şeyler olabiliyor ki bunun örneğini de vereceğim. O çocuğu bir tür ahlakçılık yaparak gönderdiler. Ahlaklı olmak başka bir şeydir, ahlakçı olmak başka bir şeydir. Ahlakçılık dünyanın en adi şeylerinden biridir. Bence lanet buradan başladı. Orada yapılacak şey şuydu; "Tamam bunlar tartışılır, olur biter. Pascal Nouma bizim futbolcumuzdur, üstüne üstlük herhangi bir futbolcu değildir. Bu yaptığını biz de doğru bulmuyoruz" Bu adam altı ay oynamayacaktı cezalı olduğu için. O ceza bitecekti ondan sonra göndermek istiyorsa kendileri gönderecekti. Meselenin başlangıcı budur. Gökdeniz'in olayı, Pascal'ın olayından daha mı az ahlaklı ya da bu ülkenin vicdanını bozucu bir durum? Deivid'in Süper Kupa maçında yaptığı hareket? Nerede peki devlet büyükleri, nerede Fenerbahçe yöneticileri, nerede Beşiktaş yöneticileri, nerede Serdar Bilgili? Fenerbahçelileri anlıyorum, kızmıyorum da onlara, buna karar vermişler, kendilerini böyle ifade ediyorlar. O gün Beşiktaş yönetiminde olanlar nerede, "Biz Pascal'ı niye gönderdik o zaman?" demediler. Ötekiler bizim rakibimiz, bizim kötü olmamızı istemelerinden doğal hiçbir şey yok. Eğer sen Beşiktaş'ın yöneticisiysen, orada bir güce sahipsen ve o gücü kullanmayı, o gücün adaletini, o gücün vicdanını başkasının eline terk edersen, her şeye layıksın. İkinci lanet de Lucescu. Lucescu ne yaptı ya? Lucescu, hiçbir şey sormadan olağanüstü bir durumda Beşiktaş'a geldi, çok net bir biçimde yönetime ne istediklerini sordu, şampiyonluk istediklerini söylediklerinde, şampiyon olacak şekilde davrandı. Ve ikiüç tane futbolcu dışında bir sürü yeteneksiz, bir sürü ortalama adamla bu takımı şampiyon yaptı. Ertesi sene mesela Beşiktaş bunun hesabını vermek zorunda o yıl ne olduğunu, o yılın arkasındaki hakikati ortaya çıkarmadıkça, bence bu lanet her zaman devam edecek. Bir Pascal konusunda özür dilemedikçe, bir de o yıl o şampiyonluğun adım adım nasıl gittiğini, Cem Papila olayını, oradaki başka olayları sorgulamadıkça, bu lanet hiçbir zaman da gitmeyecek. Lucescu gönderildi, gönderilirken Yıldırım Demirören'in konuşmasını çok net olarak hatırlıyorum. Bir mantık da yoktu orada "Biz Lucescu'yu seviyoruz ama bizim başka hedeflerimiz var." Sen neyi gerçekleştirdin de, ne hedefin var? Del Bosque'yi getirince Şampiyonlar Ligi şampiyonu mu olacaksın. Şuradaki adaletsizliği ben hâlâ sindiremiyorum. Lucescu çok az para aldı, parayı hiçbir zaman sorun etmedi ve giderken alacağını statın yapımına bağışlayarak gitti. Onun yerine tercih ettikleri, onu onun için kırdıkları adam bugün onları mahkemede süründürüyor. Gururlarını her şeylerini kırmış durumda. Peki o zaman ben Beşiktaşlı yöneticilere soruyorum ve dolaylı olarak Beşiktaş seyircisine özellikle Çarşı'ya da soruyorum: Beşiktaş'da ya da bu ülkede iyi bir insan olmakla, namuslu bir insan olmakla, dürüst bir insan olmakla, gururlu bir insan olmakla bunların tam tersi olmanın arasındaki fark nedir? Lucescu enayi mi peki böyle olmakla? Beşiktaş kendisini ahlakla ifade eden, yüksek değerlerle ifade eden, bugünle değil geçmişle ifade eden, başarılarla değil şerefli ikinciliklerle ifade eden bir topluluk. Siz bunu yaparsanız o zaman Fenerbahçe'yi, Galatasaray'ı, başkalarını hangi yüzle eleştirebileceksiniz. Hangi yüzle onlara hesap verebileceksiniz ? Beşiktaş'ın şu anda onur duyulacak en önemli ögesi olan taraftarların bile Lucescu ve Pascal olayını yutmasını ben hâlâ kabul edebilmiş değilim. Ve utanmadan sanki futbolda utanç yok, futbol o kadar rasyonel bir oyun, başarıya dönük bir oyunmuş gibi düşünüp sanki futbolda utanmak olamaz, itiraf olamaz, futbolda insani duygular olamazmış gibi, bir de Lucescu'da orada bizi bekliyormuş gibi teklif etmeler, "Biz onu getiririz" demeler. Lucescu'nun yerinde olsam Fener'e giderim ve Beşiktaş'a gelmem. Beşiktaş ancak bunun bedelini öderse, bunun itirafını yaparsa hem Pascal konusunda hem Lucescu konusunda, bunun utancını yaşarsa ancak o zaman yeniden başka yüksek değerlere sahip olmanın hakkını taşıyabilir. Çünkü bu gerçekten futbolu da, seçimi de aşacak bir şey. O zaman bırakalım futbolu, neden iyi bir insan olayım sorusunun cevabını veremem. Aksine herkesin kötülüğü övmesini, kötü olmasını, ikiyüzlü olmasını haklı bulmak durumunda kalırım. Madem futbol hayatsa, madem futbol futboldan öte bir şey ise özellikle de Beşiktaş pek çok ahlaki anlamda, insani değer anlamında son barikat ise bunun hesabını vermeliler. Geçmişte kaldı, eskiden oldu şu bu değil. Eğer hâlâ Baba Hakkı'nın, Şeref Bey'in yaptıklarını söylüyorlarsa bunun utancını da taşımak zorundalar. Bunu yapmadıkça bu böyle gidecek. Beşiktaş'a insanlar saygı duymamaya başladılar, iş böyle bir hale geldi. Türkiye 1984'den sonra ne yaşıyorsa ahlaki olarak, biz de Beşiktaş olarak bunları yaşamaya başladık. Dönüm noktası da bu iki olay oldu. Ben Sinan Engin'e filan kızmıyorum hiç. Bu ülkede herkes iş arıyor, kendini göstermeye çalışıyor, kimlik edinmeye çalışıyor. Sinan Engin tabii ki böyle bir teklif geldiyse bunu kabul edecek. Bunu Fenerbahçeli bir adama da teklif edin yine Beşiktaş menajerliğini kabul eder. Olmuyor mu? İşte geçen sene Fenerbahçe'de oynayan Rüştü ile Mehmet Yozgatlı bugün bizde, Tümer orada oynuyor. Bu demektir ki son tahlilde kişisel dertler bunlar, çıkar meselesi. Ama 15 yıldır tek şampiyonluk yaşatan, bizim en onur duyduğumuz, en çok gurur duyduğumuz bir dönemi kısa bir süre de olsa yaşatan bir adama ettiği haksızlıklar, ettiği ki o yokken sözler yüzünden bile ben Sinan Engin'i bu kulübün kapısından sokmazdım. Şu anda da Yıldırım Demirören hükümeti bunun bedelini ödüyor. Bu PAF takımı sözleri falan bunların hepsi çaresizlik. Biraz daha dirayetli, soğukkanlı, neden orada olduğunu iyi sorgulamış bir adam bunların hiçbirine başvurmaz.

Futbolun geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Valla hayatın gidişatı bence futbolun gidişatından çok bağımsız değil. O konularda böyle çok ideolojik kötümserliklerim de iyimserliklerim de yok. Ben insanın doğasını her şeyin üzerinde tutmaya çalışan biriyim. Bu doğa da her şeyi yaşayacak kapasitede yaratılmış. Dolayısıyla dünya zaten böyleydi, yani bugün başlamadı bu gidişat. Yüzyıl öncesi bir önceki yüzyıla göre yine cehennem, kıyamet zamanıydı. Bu insanın gücüyle ilgili bir durum. Özel bir takım dertlerim yok. Hayat neyse futbol da odur, futbol neyse hayat da odur. Ama kendime dair şunu söyleyebilirim, böyle demekle bunu kabul ettiğim anlamına gelmiyor. Pek çok şeyden ben de memnun değilim. Bu hayatın böyle olmasında beni de yaralayan bir sürü şey var. Ama şu da var ki ben sonuçta güçlü bir insanım, çabalayan bir insanım başkalarının tercihlerini yaşıyorum sonuçta. Onlar bu tercihlerinin sonuçlarına katlanabiliyorsa, ben haydi haydi katlanırım. Bir tek ben burada herhangi bir suçumun, benim vicdanımı rahatsız edecek bir şeyin olmamasına dikkat etmeye çalışıyorum. Yoksa o kadar da fark etmez, alayına gider…

Hangi büyüklük?... Seçim bizim.

mhakan_eagleeye

 Ticarileşmiş profesyonel spor modelinde tüccarın sermayesini optimize ederek kullanması kadar doğal bir tavır olamaz; Hele de bu tüccar azgelişmişlik çukurunda elinde ki kısıtlı sermayesiyle debelenmekte iken...

Bu modelin ağababası Amerikan modelidir. Amatörlüğün ahlaki kırıntılarının ayaklarına dolanmasından rahatsızlığını daha sesli dillendirmeye başlayan Avrupa ve globalleşmenin tekerleğine sıkışmaya çalışan bizimki gibi azgelişmiş sermayenin bu konuda sert önlemlere başvurması kaçınılmaz görünüyor. Elbette ki tercihler belirlenirken birincil ölçüt en geniş kitlesel tabanlardır ancak şişede ki cin sadece iki dilekte bulunmanıza izin veriyorsa eldeki malzemeyi bu sabit koşula göre kullanmak zorunluluk haline geliyor.

UEFA kupası, sarp arazilerde ki kıymetli madenlerin keşfi ve sarayın süslü bahçesinde teşhiri amaçlı bir organizasyon konumundadır. Zamanında bizim bakımsız tarlamızdan zorla çıkartılan bir UEFA şampiyonluğu istenilen yararı getirmemiştir. Tıpkı bir aralık pompalanan Steau Bükreş balonu gibi o da çabucak sönüp gitmiştir. Avrupa’da oyunların sonuçları, özellikle önde gelen spor olan futbolda, kulüplerin zenginliğinden giderek daha fazla etkilenmektedir. Oyuncu tahsisi sistemi olmadığından zengin kulüpler yetenekli sporcuların kaymak tabakasını kendilerine çekerek rekabet güçlerini arttırabiliyorlar. Bunun sonucu olarak zenginliklerini de daha fazla arttırmak şansına sahip oluyorlar. Zengin kulüpler büyük izleyici kütlesine ve Avrupa kupalarına katılmak ve bunları kazanmak şansına daha fazla sahipler. Ayrıca bu kupaları daha fazla kendilerine özgü kılabilmek için G-14 gibi projeleri de destekliyorlar. Bunun sonucu olarak Avrupa futbolu zenginlerin birinci kümesi ve yoksulların ikinci kümesi gibi bir ayırıma gitmek durumunda kalacak.

İkinci önemli sorun, TV yayıncılığının, kapsamı genişletebilmek için oyunlara daha fazla müdahale eder hale gelmesi. Spor oyunlarının mı yayımlandığı yoksa yayımlanmak için mi spor oyunları yapıldığını ayırmak olanaksızlaşıyor. İlginç bir öneri Avrupa futbolunu tek aralı iki yarım süre yerine üç aralı dört çeyrek süre ile oynamak önerisi. Bu öneri henüz kabul edilmemekle birlikte, gündemde nelerin olabileceğinin açık göstergesi. Dünya kupalarında büyük pazarları etkileyen saat farkları ile başa çıkabilmek için maçların öğle vakti cehennem sıcağında oynanması da gidişatın bir başka göstergesi.

Artık tarım daha bilimsel yöntemlerle yapılıyor Avrupa’da. Global sermaye koparıp almak yerine yerinde beslemenin daha verimli bir yatırım olacağını anladı. Elleriyle besleyip büyüttükleri gürbüz oğlanları Fenerbahçe takdirnameleri getirmeye başladı bile. Bir diğeri de serum bağlanmış güçlenmeye çalışıyor hızla.

Kim dediniz? Beşiktaş mı?

Hani şu milyonlarca taraftarının müşteri olmak yerine sivil toplum örgütü gibi davranmaya çalıştığı, geleneklerden, şereften hakdan sözettiği, yetmiyormuş gibi asıl gücün işbirlikçi sermayeden değil de kendi cep harçlıklarından geldiğini farkeden, globalizmin karşısında kendi özbeöz finansman projeleriyle son barikat olarak dikilen milyonların pençesinde ki şu ayrık otu mu?

Hadi canım siz de...

Avrupalılar da Amerikalılar gibi ticari sporun karanlık yüzü ile tanışıyorlar.

Büyük paraların döndüğü sektörlerde zenginler daha zengin olurken, sporun idealleri ve oyunların dürüstlüğü konusunda giderek kuşkular doğuyor. Bu olumsuz gelişmeler ise daha fazla ve daha heyecanlı oyunlar, görkemli stadyumlar, daha kapsamlı medya yayınları ve imaj yaratan ticari ürünler ile dengeleniyor.

Buna karşılık dürüstlüğün, sporculuğun, tevazunun egemen olduğu geleneksel yapının sürmesini isteyen ve sporun küreselleşmesine karşı olan kesimler de mevcut. Yine de cin şişeden kaçmış görünüyor ve tekrar şişeye sokulması olanakları şimdilik ufuklarda gözükmüyor.

Şimdi karar vermek bize yani taraftara düşüyor.

Hangi büyüklükten sözediyoruz burada?

Büyük markaların ticari soytarı kostümüne sığabilecek bir büyüklükten mi yoksa kendi kucağımızın büyüklüğünden mi?

Projenin uzun vadede işleyişi

Projenin uzun vadede işleyişi ve uygulamaları ile ilgili fikirlerden de bahsetmeliyiz.

Proje bu kısa ve orta vade süreçlerden geçtikten sonra Beşiktaş Jimnastik Kulübünün üye sayısının milyonlarla ifade edilecek boyuta varması öngörülmektedir. Yine ilk 3 yıllık kısa vade sonunda Genel Kurul üyeliği hakkı kazanan Taraftar Üyeler'in katılımıyla da , Kurul süreçleri ve seçim, oylama gibi süreçlerin zorlaşacağı öngörülmektedir. Bir salonda veya bir alanda toplanma örgütlenemeyeceği için , kurul , seçim ve oylama konusunda da GSM operatörleri ve CRM sistemlerinin kullanılması zarureti doğacaktır. Bu süreç , aday listelerinin belirlenmesi , hizmet vaatlerini ve projelerini tanıtma faaliyetlerinin gerçekleşme sürecinden sonra belirlenecek bir veya iki günlük bir süreçte , belirlenen saat aralıklarında , ücretsiz kısa mesaj gönderilmesi suratiyle işletilecektir.

Örnek Uygulama :
Tüzükte belirlenecek şekil şartlarda , Mevcut Divan Kurulu başkanı ve üyeleri , Mevcut Yönetim Kurulu Başkanı ve üyeleri ve alt Faaliyet organları , yeni oluşacak Divan Kurulu aday listelerindeki isimler ve başkan adayları , yeni oluşacak Yönetim Kurulu aday listelerindeki isimler ve başkan adayları ve aday alt faaliyet organları listelerindeki isimler , eski başkanlar , onur üyeleri , mevcut üyelik prosedürü ve yöntemi ile Genel Kurul Üyesi olmuş Genel Kurul üyeleri , GSM yöntemiyle üye olmuş 3 yıl sonunda asil Genel Kurul üyesi olmuş Genel Kurul üyeleri , o ana kadar GSM yöntemi ile üye olmuş , fakat henüz 3 yılını tamamlamamış Taraftar Üyeler arasından , seçim gününe kadar üyelik prosedürünün getirdiği tüm gerekleri aksaksız ve eksiksiz yerine getirmiş olanlardan , kura yöntemiyle belirlenecek belirli sayıda katılımcı ve gözlemci üye , Genel Kurula katılır.

Genel Kurulun yapıldığı alanda , hazır bulunan yukarıda tanımlı genel kurul üyeleri , o alanda oy kullanacaklardır. O alanda hazır bulunamayan tüm oy kullanma hakkı olan genel kurul üyeleri de bulundukları yerde GSM sistemi üzerinden SMS yöntemiyle oy kullanacaklardır.

Genel Kurulun yapıldığı salonda GSM şirketinin sistemine online olarak bağlı olacak bir sistem kurulacak , kullanılan oylar anlık olarak Genel Kurul alanında bulunan , mevcut Divan Kurulu , yeminli noterler ve hükümet komiseri huzurunda takip edilen sisteme aktarılacak ve izlenecektir. Anında izleme ve takip etme imkanı olacak bir sistemdir.

Genel Kurul gününe kadar Adaylar kendi projelerini tüm üyelere ulaştırmak ve kendini anlatmak zorundadır. Seçim sürecinde adaylar ve aday listeleri CRM sistemi kullanılarak üyelerin internet iletişim adreslerine gönderilmiş olmalıdır.

Üyeler bu tanıtım faaliyetlerini ve projeleri değerlendirmiş olacak ve buna göre “bağımsız olarak” , kimsenin “salon baskılarına”, “kulis faaliyetlerine” , “etkileme çalışmalarına” maruz kalmadan , tam bir demokratik süreçte seçimlerini yapabileceklerdir.

Yine olağan üstü genel kurul toplanması ile ilgili karar aşamasında da aynı seçim ve oy kullanma yöntemleri kullanılabilecektir.

Seçim süreci ve oyların takip ve tasnifi , bu esnadaki temsil ve izleme süreçleri , tüm ayrıntıları ile tüzükte belirtilmiş , detaylı ve tartışmaya yol açmayacak düzeyde açık şekilde tespit edilmiş olmalıdır.

Yine bu süreçlerin tamamı belirttiğimiz gibi öncelikli olarak “Tüzük Düzenlemesi” gerektirmektedir. Ve bu süreç öncelikli olarak var olan Yönetim Kurulunun teklifi , sonrasında Divan Kurulunun kabul ardından “tüzük tadil kurulunun”toplanması , en nihayetinde de ilgili tüzük değişikliğinin eksiksiz ve detaylı şekilde yapılandırılmasına bağlıdır.

Projenin uzun vadede hedefleri ile ilgili öngörüler de bu şekilde düşünülmektedir. Bu süreç yukarıda izlendiği şekliyle Tarftara kulübüne üye olma sürecini çok büyük oranda kolaylaştırmaktadır. Bu kolay üyeliğin getirdiği imkanlar Fedakar Beşiktaş taraftarının harekete geçmesini tetikleyecek ve çığ gibi büyüyen bir üyelik süreci başlayacaktır. Kısa vadede üyelik sistemindeki maddi bedellere bakıldığında bu inanılmaz bir fırsattır. İçinde bulunulan Endüstriyel Safsatanın eteğine takılmışlık hali , ve bunun kulüp üzerinde bıraktığı negatif etkiler , taraftarın günlük hayatını bile düzgün yaşamasına engel olmakta , sürekli sıkıntılı ve isyankar olmasına ve çözümsüzlük içinde hissetmesine neden olmaktadır. Eli kolu bağlı ama sonuna kadar da inançlı taraftar için bir çıkış kapısı olacaktır. Yıllık bedel , kullanan için 20 paket sigara , veya içen için 15 şişe bira , veya içen için 7 şişe şarap , veya bunları yapmayanlar için yılda 120 ekmek parası yapmaktadır. Aylık aidat ise yine , ayda 10 paket sigara , veya 8 şişe bira , veya 4 şişe şarap veya 68 ekmek parası yapmaktadır. En nihayetinde yıllık 500 kontör , aylık 250 kontör yapmaktadır. Bu değerlendirilmeyecek gibi bir imkan değildir. 3 yıl düzenli Taraftar Üyeliği sonunda Asil Genel Kurul Üyeliğine , yol açılmaktadır. Bu da en geç üç yıl içinde, her türlü oy kullanma ve faaliyetlerde söz söyleme hakkının elde edileceği yoldur. Artık genel kurul üyeleri “devşirme” olmaktan çıkacak , 3 yıl fedakarlık ve sabırla o kurul üyeliklerini “HAK” etmiş ve “ŞEREF”iyle gelmiş insanlarla dolacaktır. Bu haliyle oluşmuş kurulların önüne içi boş vaatler ve vizyonsuz söylemlerle hiçbir Başkan adayı gelemeyecektir. Beşiktaş Jimnastik Kulübünü yönetmeye aday olmak isteyen her Beşiktaşlı zaten tüzükte belirlenmiş olacak olan kriterleri taşımak zorunda olacak , ve mutlaka ama mutlaka içi dolu ve detaylı projelerini ilk anda 100 binlerce , sonra da muhtemel ki milyonlarca ÜYE ye anlatmak durumunda olacaktır.

Bu bakımlardan tam bir devrimdir bu proje.

İşin sonunda akıllara şu anda ki yönetimin böyle bir projeye start verip veremeyeceği sorusu gelecektir herkesin aklına. Bunu bilememekle birlikte , kim veya hangi yönetim olursa olsun :

BEŞİKTAŞ'A HİZMETSE AMACI , GELENEĞİNE SAHİP ÇIKIP , GELECEĞİNİ KURMA İSE HEDEFİ, BU “TARAFTAR ODAKLI” KALKINMA VE KURTULUŞ , AYNI ZAMANDA DA DEMOKRATİKLEŞME SÜRECİNE OMUZ VERMELİDİR...

EKSİKSE GELİŞTİRMELİDİR...

YANLIŞSA , ÖZÜNDE ANLATILMAYA ÇALIŞILAN FİKRİ TABANDA YÜKSELMEK KAYDIYLA , DOĞRUSUNU PLANLAMALI VE HAYATA GEÇİRMELİDİR...

BİZLER BUNU YAPABİLECEK CESARETİ GÖSTERECEK BAŞKAN VE YÖNETİM KURULUNUN , KİMLERDEN OLUŞURSA OLUŞSUN “TARİHE GEÇECEĞİNİ” İDDİA EDİYORUZ...

SAĞINDA MAFYA , SOLUNDA İŞBİLMEZ YÖNETİCİLER , VE ARKASINDA GOYGOYCU VE YALAKA (HANGİ TAKIMIN TARAFTARI OLDUKLARI BİLE MEÇHUL) TARAFTAR GÖRÜNÜMLÜ GENEL KURUL ÜYELERİ OLACAĞINA , FEDAKARLIĞINI VE AİDİYETİNİ , BU PROJENİN SUNDUĞU SÜREÇLERDE İSPATLAMIŞ “ŞEREFLİ BEŞİKTAŞ'LILAR” İLE BİRLİKTE YÜRÜMENİN VE YÖNETMENİN MÜMKÜN OLDUĞUNA İNANIYORUZ...

YETERKİ BU KULÜBE HİZMET AŞKI TAŞIYAN TÜM BEŞİKTAŞ SEVDALILARI BUNA İNANSIN...

YETER Kİ TARAFTARA KULÜP ÜYELİĞİ YOLUNU AÇTIĞINI , VE BUNUN SATICI MÜŞTERİ İLİŞKİSİNİN REDDİ OLDUĞUNU ANLATABİLSİN...

BU YOLLA TARAFTARA :
KISA VADEDE KULÜBÜNE DESTEK OLMA , ORTA VADEDE GENEL KURULA VARAN YOLDA FEDAKARLIK SÜRECİNDEN GEÇEREK AİDİYET DUYGUSUNU PEKİŞTİRME,
VE EN NİHAYETİNDE AYRIMSIZ VE AYRICALIKSIZ GENEL KURUL ÜYESİ OLABİLME İMKANLARININ YOLUNU AÇTIĞINI İFADE ETSİN...

O ZAMAN HERŞEY DAHA GÜZEL OLACAKTIR...

BEŞİKTAŞ BEŞİKTAŞ'LILARIN OLACAKTIR...

BAZILARININ İDDİA ETTİĞİ GİBİ , KİMSE KİMSEDEN DAHA BEŞİKTAŞ'LI OLMAYACAKTIR.

ÇÜNKÜ BEŞİKTAŞ HAYATTIR , YAŞAMASINI BİLENE... !!!

ÇÜNKÜ BEŞİKTAŞ HALKTIR , KUCAKLAMASINI BİLENE... !!!

YUSUF HELVACI

Örnek uygulama (devam)

Bu aşamadan sonra , orta vadede hedeflenebilecek , bu GSM yöntemiyle olunacak “Beşiktaş Jimnastik Kulübü Taraftar Üye” liğinin, hak kısıtları ve özel imkanları konusunda fikirler geliştirilebilmektedir. Özellikle bu sistemin suistimal edilmesini engelleyecek uygulamalar birincil önceliklidir.

Örnek Uygulama :

(Orta vadede , güvenli - istismarsız üyelik sisteminin işletilmesi konusundaki fikirler)

Beşiktaş Jimnastik Kulübüne GSM sistemleri kullanılarak üye olmuş üyeler için , üyelik sisteminin güvenilirliği ve kulüp yönetimlerini bilinçli ve artniyetli zora sokmaları önlemek açısından “tüzükte belirlenmiş” detaylı şekillerde kısıtlamalar getirilmektedir.

GSM üstünden üye olmuş üyeler üye oldukları andan itibaren :

*** Genel Kurul'da oy kullanabilme hakkı :

GSM sitemiyle üye olmuş olan Taraftar Üyeler , kesintisiz 3 yıl GSM üzerinden Aylık Üye aidatlarını eksiksiz yatırmış olmak şartıyla , 3 yılın sonunda Genel Kurulda oy kullanma hakkına sahip olacaklardır. Bu süreçten sonra asil üye olarak “Beşiktaş Jimnastik Kulübü Genel Kurul Üyesi” sıfatıyla anılacak ve dernek faaliyetlerine bu sıfatla katılabilecektir...

3 yıl boyunca aidatını bilinçli olarak aksatan veya eksik yatıran Taraftar Üyeler , 3 Yıl sonrasındaki herhangi hir Genel Kurulda oy kullanamazlar. Kulübün belirlediği yöntemlerle bu eksiği giderecek olan Taraftar Üyeler , geçmiş üç yıla ait yükümlülüklerini tamamladıktan sonra, 4 ncü üyelik yılı içinde belirlenen bir periyotda izlenecek ve aksama görülmüyorsa yönetim kurulu kararıyla asil üyeliğe geçirilecek ve ancak böylelikle “Genel Kurul Üyesi” sıfatı ve haklarına (oy kullanma dahil) sahip olabileceklerdir.



Bu yukarıda örneklenen şüreç yine bir fikir demetidir. Bu sürecin örgütlenmesi ve şekillendirilmesi yine, Beşiktaş JK yönetimlerinin selayeti altındadır. En uygun süreç hukukçular ve yöneticiler tarafından tespit edilebilecektir.



Beşiktaş Jimnastik Kulübüne GSM sistemleri kullanılarak üye olmuş üyeler için, yine orta vade proje hedeflerine uygun olarak bazı imkanlar tanınması , GSM yöntemiyle üye olma fiilinin teşvik edilmesi için bazı uygulamalar planlanması düşünülebilir.

Örnek Uygulama

(Orta vadede bahsi geçen GSM yöntemiyle üye olunmasının teşviki konusundaki fikirler)

Beşiktaş JK CRM veri tabanında kayıtlı bulunan “Taraftar Üyeler” :

*** Taraftar Üye kartlarına sahip olacaklardır. Bu kartla, kombine kart alımında öncelik ve yönetim kurulunun belirlediği oranda indirim imkanına sahip olacaklardır. Aynı şekilde Türkiyedeki tüm Kartal Yuvası mağazalarında yine yönetim kurulunun belirlediği oranlarda indirimli alışveriş yapabileceklerdir.

*** Taraftar üyelere, her yeni sezon başlangıcında bir sefere mahsus olmak kaydıyla , bir adet yeni dönem forması, ve kış sezonu öncesi bir adet atkı hediye edilecektir.

*** Taraftar üyelere , üye oldukları ilk yıl için (1 yıllığına) ücretsiz BJK DERGİ aboneliği hakkı verilecek ve derginin adreslerine ulaştırılması sağlanacaktır. İlk yıldan sonra dergi aboneliğini devam ettirmek isteyen Taraftar Üyelere Yıllık abonelik bedellerinde yönetim kurulunun belirlediği oranlarda indirim imkanı sunulacaktır.





Bu orta vade hedefler konusundaki projenin sunduğu fikirleri geliştirmek ve çeşitlendirmek Yönetim Kurulunun elindedir. Yapacağı reklamlar ve tanıtım kampanyaları ile bu süreci istediği düzeyde büyütebilir.

YUSUF HELVACI

Projenin örnek uygulaması

Örnek uygulama :

(Kısa vadede hemen uygulanabilecek fikirler)

Her üye adayının , Beşiktaş JK nın bu iş için anlaşmış olduğu GSM operatörünün , ilgili SMS-Kısa Mesaj Servisine Ad-Soyad-TC Kimlik Nosu (vatandaşlık no)-Yaş gibi belirlenmiş zorunlu bilgileri yazarak SMS göndermesi ile başlayacaktır.

Bu başvuru , anında GSM operatörünün sistemlerinden , Beşiktaş JK'nın CRM sistemine aktarılacak ve otomatik olarak bir “başvuru kayıt no” atanarak kayıt altına alınacaktır.

Bu kayıt no GSM operatörü tarafından Üye adayının cep telefonuna “onay kodu” olarak gönderilecek ve bu onay kodu ile 444 xx xx veya 0800 xxx xx xx veya 05xx xxx xx xx gibi belirlenmiş telefon numaralarının aranması , ve ilgili sisteme onay kodunu girerek , belirlenmiş diğer zorunlu bilgilerin (açık adres , iletişim – telefon no bilgileri , e-mail adresi , doğum yeri ve tarihi v.b. Dernek üyelik başvurusunun gerektirebileceği tüm bilgiler) sesli kayıt sistemi (veya tuş takımından yazarak) aracılığı ile kayıt altına aldırılması ve imza yerine geçecek şekilde sesli “onay” alınmasını sağlanacak kayıt sürecini tamamlaması istenecektir.

Bu ikinci onay kodu kullanılarak , ve gerekli tüm bilgiler bırakılarak ilgili hatlara yapılan başvuru , “hizmet bedeli” olarak 500 kontör karşılığında yapılacaktır. Yani bu arama sonucunda cep telefonundan 500 kontör kesilecektir. Bu yüzden bu aramayı yapmadan önce üye adayı telefonuna en az 500 kontör yüklemek zorundadır. Bu bedel “Beşiktaş JK”ya “Üye ilk giriş ücretidir.” (bu günkü fiyatla 500 kontör ortalama 60 ytl dir. Bu 60 ytl nin 40 ytl'si kulübe , 20 ytl si de GSM operatörüne kalacak gibi düşünülmelidir. Yani aslen kulübe ilk giriş ücreti yaklaşık 40 ytl veya yaklaşık 30 $ olacaktır. )

Bu işlem tamamlandıktan sonra , yani 500 kontör kesilip gerekli bilgiler kayıt altına alındıktan sonra bu veriler yine, GSM operatörünce Beşiktaş JK nın CRM sistemine aktarılacaktır.

Bu kaydın Beşiktaş JK ya kalacak olan bedeli , başvuru kod numaraları detayları olan listeler (veya bilgisayar veri dökümleri) ile birlikte Beşiktaş JK banka hesaplarına aktarılması sonrası , kontrollü şekilde , daha önceden BJK CRM sistemine aktarılmış olan üye kayıtları karşısına açılacak olan , “üye cari hesabı”na “ilk giriş ücreti ödendi” şeklinde işlenecektir.

Bu “üye cari hesap numarası” aynı zamanda o andan itibaren dernek açısından , “üye sicil no” olarak kabul görecektir. Ve dernek faaliyetlerinde xxxxxxx sıra numaralı üye olarak anılacak ve faaliyetlere katılımında o numara esas alınacaktır.

Bu ilk giriş aidatı tahsilatı ve üyeliğin resmi olarak kaydı tamamlandıktan sonra , “Beşiktaş Jimnastik Kulübü Taraftar Üyesi” sıfatı ile anılınacaktır.

Bu süreçte , (daha sonra tüzük değişikliği konularında değineceğimiz şekliyle) bu yolla üye olanların hakları sınırlı olacaktır. Bunun yanında bu yolla üye olanlara özel haklar ve imkanlar (daha sonra detaylı anlatılacak) tanınacaktır.

Üyelerin aylık “üye aidatı” ise her ayın belirli bir gününe kadar yine yukarda bahsettiğimiz ,
444 xx xx veya 0800 xxx xx xx veya 05xx xxx xx xx gibi numaralardan biri aranarak “üye sicil numarası” ve hangi ayın aidatı olduğu söylenerek (veya tuş takımından yazılarak) , veya xxxx nolu kısa mesaj hattına “BJK”_“üye sicil numarası”_ “x ay” yazılarak kısa mesaj gönderilerek yatırılacaktır. Telefonlar aranarak yatırılıyorsa “hizmet bedeli” olarak 250 kontör görüşme sonrası anında kesilecek , SMS ile yatırma başvurusu yapılıyorsa “hattınızdan 250 kontör kesilecektir, onaylıyor musunuz” tarzında bir SMS e onay cevabı verildikten sonra 250 kontör kesilecektir. Yani “Aylık Üye Aidatı” olarak 250 kontör kesilecektir. Yine telefonumuzda en az bu kadar kontör yüklü olmalıdır işlemin gerçekleşmesi için. (yine bu günkü fiyatla 250 kontör ortalama 34 YTL dir. Bu 34 ytl nin 22 ytl si kulübe , 12 ytl si de GSM operatörüne kalacak gibi düşünülmelidir.Yani aslen kulübe aylık üyelik aidatı 22 ytl veya yaklaşık 16 $ olacaktır.)

Bu işlem tamamlandıktan sonra , yani 250 kontör kesilip gerekli bilgiler kayıt altına alındıktan sonra bu veriler yine, GSM operatörünce Beşiktaş JK nın CRM sistemine aktarılacaktır.

Bu aylık aidat ödemesinin Beşiktaş JK ya kalacak olan bedeli , üye sicil numaraları detayları olan listeler (veya bilgisayar veri dökümleri) ile birlikte Beşiktaş JK banka hesaplarına aktarılması sonrası , kontrollü şekilde , daha önceden BJK CRM sistemine aktarılmış olan üye kayıtları karşısında açılmış olan , “üye cari hesabı”na “x ayı aidat bedeli ödendi” şeklinde işlenecektir.

Bu “üye cari hesap dökümleri” ve ödemelere ait “tahsilat makbuzları” Beşiktaş JK tarafından Taraftar Üyelerin adreslerine posta yoluyla ulaştırılacaktır. Taraftar Üyeler , bu döküm ve makbuzları , 3 yıl sonra ödemelerini eksiksiz şekilde gerçekliştirdikleri zaman asil üye olma hakkı elde etmeleri , ve “Beşiktaş Jimnastik Kulübü Genel Kurul Üyesi” sıfatıyla anılma ve işlem yapma hakkını almaları sürecinde ibraz etme zorunluluğundadır. Bu döküm ve makbuzlarla , Genel Kurul Üyeliğini şimdiki üyelik yöntemiyle üye olanların dernek kayıtlarının yapıldığı şekliyle yaptırabileceklerdir. Ve ayrımsız mevcut yöntemle hak kazanan üyelerle aynı haklara sahip olacaklardır.

Kısa vade içinde Üye olma , İlk giriş bedeli ve Aylık üyelik aidatı ödemeleri konularında proje yaklaşık bu tarz fikirler önermektedir. Başta da söylediğimiz gibi bu teknik süreçler tamamiyle kısıtlı bilgilerle örneklenmiştir. Belki de daha az karışık veya daha uygulanabilir yöntemler GSM operatörü , CRM hizmet sağlayıcısı ve Beşiktaş JK yönetimleri tarafından tespit edilip , tasarlanabilecektir. İşin özü böyle bir devrimsel sürece atılım ve yatırım kararını alabilmektedir. Bunu yapabilecek herhangi bir spor kulübü yönetimi (özellikle BJK demiyoruz çünkü bu herkesin ideali olabilecek düzeyde düzgün bir sistemdir. Buna rağmen Beşiktaş Taraftarının Patentli projesidir.) “tarihe geçecektir”...

YUSUF HELVACI

Proje nasıl şekilleniyor?

Büyük Beşiktaş Taraftar Projesi , özünde Beşiktaş Jimnastik Kulübüne üyeliği kolaylaştıracak , dünya üzerinde 20 milyona yakın taraftarı olduğu öngörüsünden yola çıkarak , bu sevdalı kitleleri kulübün bir parçası yapmayı düzenleyecek , bu kitlenin maddi imkanlarını da zorlamadan, olabildiğince çok katılıma en kolay yöntemle ulaşabilecek , ve bu yöntemle kısa vadede kulübe maddi kaynak yaratacak , orta vadede üye sayısının artmış olması nedeniyle kulübün marka değerini üst seviyelere çekecek , uzun vade de kimseye muhtaç olmadan , spora hizmet etme ruhunu kaybetmeden , geleneksel yapısını koruyabilmiş, maddi ve manevi açıdan yıkılmayacak düzeyde güçlenmiş , sistemli bir örnek kurum olarak yaşamını sürdürebilecek hale gelmesinin yollarını açacak , bir teknik yatırım ve yönetimsel girişimi öngörmektedir. Bu vizyona bağlı olarak bir misyona da sahiptir. Projenin misyonu kulübe üyeliği kolaylaştırmak , bu yolla üye sayısını çok üst düzeylere taşıyacak kolay yöntemleri araştırmak ve uygulamaya sokulmasını sağlamaktır. Kulübün tüm süreçlerine gerçek anlamda katılımı sağlamaktır. Başarıda başarısızlıkta , sevinçte üzüntüde , ekonomik bollukta ve yoklukta , kulübün varolma nedeni olan taraftarın , aynı zamanda üyelik aidiyetine sahip birer paydaş haline getirilmelerini kolaylaştırmaktır. Genel olarak proje bunu çerçevelemektedir.

Projenin tasarımcıları , bu bahsedilen uygulamaların yapılabilmesinin en kolay yolu olarak , iletişim araçlarından günümüzde en yaygın olarak kullanılan , GSM (yani "Global System for Mobile Communications" – Türkçe'siyle "mobil iletişim için küresel sistem") sistemini kullanmayı öngörmüşlerdir. Bu uygulamalar için bir GSM operatörü ile anlaşılıp , projenin özünde hedeflenen faaliyetleri örgütlemek gerekmektedir.

Bu bir “kulüp üyeliği” faaliyeti olacağı ve faaliyetin üyelere getireceği “maddi yükümlülüklerin” yine GSM hizmeti aracılığıyla takip ve tesis edileceği öngörüldüğünden , asıl muhattap kulüpte de bu işle ilgili teknik altyapı oluşturulması zorunluluğu vardır. Operatöre iletilecek üyelikle ilgili bilgilerin ve başvuruların , kulüpte bir veri tabanında toplanması ve işlenmesi gerekmektedir. Bu anlamda işin bu kısmı kulüp yönetimi ve GSM operatörü arasında yapılacak teknik protokoller ve süreç planlaması ile halledilmelidir. GSM operatörlerinin bu anlamda çok kapsamlı şirket ve çalışma deneyimleri mevcuttur. Bu projenin ve katılımcılarının potansiyel büyüklüğü , bu açıdan GSM şirketleri için yatırımı sırtlanmayı özendirecek kapasitededir. Bunun yanında Beşiktaş JK nın da bu üye kayıt ve takip sistemini düzenleyebilmesi için bir CRM sistemi yatırımı yapması gerekebilecektir. Örneğin Microsoft gibi bir GRM sistem kurucusundan hizmet almak ve teknik altyapı ve donanımını oluşturmak gerekebilecektir. Bu CRM sistemi , GSM operatörü aracılığı ile Kulübe aktarılacak olan üyelik başvuru ve üye aday bilgilerini , veri tabanı üzerinde kayıt altına alma ve istendiği gibi işleme imkanı doğuracaktır.

Bu kısa ve kabaca bahsedilen teknik altyapının oluşturulduğu ideal ortam var kabulüyle yola devam edilirse , projede üyelik başvuru süreci için , genel olarak yapılan tartışma ve öneriler ve temel kaygılar da göz önüne alınara aşağıdaki şekilde bir yöntem idealize edilebilir. Tabii ki bu sadece bir fikri prototiptir. Projenin olması gereken tüm teknik alt yapısı , uzman GSM operatörü ve Beşiktaş JK yönetiminin atayacağı ilgili birimlerce tasarlanmalı ve en uygun yol yöntem uygulamaya sokulmalıdır. Bizim söyleyeceğimiz her teknik öngörünün , sadece genel geçer ve kısıtlı bilgi ile türetilmiş uygulama fikirleri olduğu unutulmamalıdır.


YUSUF HELVACI

Büyük Beşiktaş taraftar projesi (2)

mhakan_bjkprr

Çözüm İçin Bir Proje !

Yıllardır fakir “bıraktırılan” ülkemizin , fakir kalmış insan sayısı 50 milyondan
fazla , açlık sınırı veya zor şartlarda yaşayan insan sayısı maalesef çok yüksek... İşte bu koşullarda yapılan bir “yarışma” var , ve kitleleri ilgilendiren bu “yarışma”nın en heyecanlı dalı “futbol”... Daha sonra basketbol ve voleybol...

Spor kulüpleri , bu yarışma içinde yaşayabilmek için çeşitli alternatifler üretmeye çalışıyor... Ürün satışı , kombine biletler , sponsorluk anlaşmaları (bunun içinde isim satma da var)... Ama hiç biri yetmiyor , gelirler giderin 4'te biri , 3'te biri...

Her yıl bütçeler açık veriyor , taraftar müşteri olarak görüldükçe dar bir döngü doğuyor... Olmuyor olmuyor... Taraftara aidiyet duygusu yaşatmadan , işe katmadan , söz- yetki-karar sahibi yapmadan sonuç alınamıyor...

Bunun da elbet bir çözümü var...

Sizce nedir , bu satırlarda tartışmamız lazım... Biz bugün bir yöneticimize bu konuda bir “proje” sunduk... Yönetim Kurulu'na sunulacak kendisi tarafından... Kabul görürse hayata geçirmek için çalışacağız...

Ama bu işin herşeyi taraftara bağlı , sevenine bağlı... Sizce ne tip çözümler geliştirilebilir , ekonomik darboğaz nasıl aşılır , her yıl düzenli bir gelir nasıl sağlanır...

Her görüş çok değerli , çok önemli...


ÖZER ÖZÇETİN


Yıllarını Beşiktaş tribünlerine koşturmakla geçirmiş , bu yolda kavgalar etmiş , efsane taraftar dergisi “FORZA BEŞİKTAŞ” dergisini hayatını Beşiktaş yoluna adamış yoldaş ve kardeşleriyle faaliyete geçirmiş , 1903 Beşiktaş Derneği'ni yine yoldaşları ve kardeşleriyle kurmuş ve başkanlığında da bulunmuş olan sevgili Özer ÖZÇETİN , bu yukarıdaki yazıyla “Çözüm İçin Bir Proje” çağrısı yapmıştı. Yaklaşık olarak 2004 yılından başlamak üzere , Beşiktaş'ın geleceğiyle ilgili öngörülerde bulunmakta ve adına “endüstriyel” denilen safsatanın , spor kulüplerini nasıl kıskaca aldığını , özellikle futbol alanında , bu güzel sporun tüm kaynaklarının nasıl da sömürülmeye sürüklendiğini , izlenimleri ve tecrübelerine dayanarak her platformda dillendirmeye ve dili döndüğünce anlatmaya başlamıştı. Görünen köy kılavuz istemiyordu. Özellikle Beşiktaş gibi yıllarca “HALKIN TAKIMI” payesine layık görülmüş olan , 104 yıllık bir gelenek abidesinin nasıl bir aşınmaya ve değer kaybına gebe olduğunu öngörmüştü. Bu kaybın tek nedeni “yarışma” diye bakılan faaliyet alanının artık “ticari bir faaliyet alanı” olarak algılatılmaya çalışılması , ve tabii ki bu faaliyet alanının var olma nedeni olan “taraftarlar”ın da “müşteri” formatına sokulmaya çalışılması idi. Bu yöndeki “endüstriyel” gelişim, futbolda “ŞEREF” ve “HAK” olgularına sahip çıkan , kar-kış , mesafe-yol , gece-gündüz mefhumu taşımayan “sevdalılara” ihtiyaç duymuyordu. Sadece “müşterilere” ihtiyaç duyuyordu. Bu durum , yarışmacılar arasında “kim daha çabuk müşterileşirse” , adalet kantarının topuzunu bile o yöne eğebilecek kadar kuvvetli bir yapılanma oluşturmaya doğru evriliyordu. Bu yolda “endüstriyel unsurlar” her enstrumanı kullanmaya başlamışlardı... Kulüpler “yayın gelirleri” bahanesiyle birbirine kırdırılıyor , içinde bulundukları “sportif birlik kuruluşları” dahi dağılma noktalarına taşınıyordu... “Dünya kulübü olma” hayalleri aşılanıyor , bu yolda hertürlü harcama , borçlanma , bir nevi har vurup harman savurma içgüdüsü “bilinçli bir bilinçsizlikle” yönetimsel düzeylere dayatılıyor , medyanın tüm araçları kullanılarak pompalanıyordu... Bir gün kulüpler , medya aracılığı ile neredeyse ayrı bir 11 kurulacak düzeyde “dünya yıldızı transferi” ile anılıyor , öbür gün yine aynı medya aracılığıyla çeşit çeşit “sponsorlar”ın kulüplere ne denli yardımcı ve destekleyici hatta “kurtarıcı” olabileceği ideolojisiyle ortalık kasıp kavruluyordu. Yıllardır türk sporunu dünya ile yarışır seviyelere taşımada büyük katkısı olan “ÖZKAYNAK DÜZENLERİ” yok olmaya terkediliyor , profesyonel spor hayatının yapı taşları olan amatör şubeler tek tek kaynaklarından mahrum bırakılarak üvey evlat olmaya zorlanıyordu , Sürecin bu hızla işletilmeye devam edileceği açıktı. Bu yolda , “müşteri değil , taraftarız” içgüdüsünü geleneğinden almış olan , “Halkın Takımı'nın Halktan Taraftarı” olarak yaşayan , belkide “Semtten Kente , Kentten Ulusala , Ulusaldan Evrensele” felsefesini yaratabilmiş ve sürdürmekte olan tek tük kulüpten biri Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün taraftarları bu gidişe dur diyebilecek yegane unsurlardı. Bunu yapmalıydı. Kulübüyle “bir” olabilmeli , onun bir “parçası” olabilmeli , üzüntüde-sevinçte , başarıda-başarısızlıkta birlikte yaşadığı BEŞİKTAŞK'ının , kalkınmasında da , dardan kurtulmasında da , müşteri gibi değil taraftar gibi , dış kapının mandalı gibi değil sahiplerden biri gibi katkı yapabilmeliydi. Yönetimin göremediği veya plazaların üst katlarından aşağı baktığında farkedemediği konularda , yanlışa düşülmesini engelleyecek boyutta “söz” hakkına sahip olmalıydı. Yanlışa düşüldüğü durumlarda , gecesini gündüzüne katarak , hayat gailesinden dişi ve tırnağıyla arttırıp , sevgilisi-takımı-kulübü'nün yanında olmak için didinen taraftarın da yanlışa ve yapanlara “dur”diyebilecek kadar “yetki”si olmalıydı. En nihayetinde her ortamda ağızlara pelesenk edilen “HERŞEY TARATARIMIZ İÇİN” şiarıyla , taraftar adına , taraftarı mutlu etmek için alınan “karar”larda imzası olmalıydı. Bunu kulübüne “ÜYE” olarak yapabilirdi. Üyeliği sonucunda , Genel Kurullarda aktif söz söyleme hakkına ve yapılacak işlerde yetkiye sahip olarak ve gelecekle ilgili alınacak kararların bir parçası olarak yapabilirdi. Ama bu bahsedilen üyelik günümüz koşullarında kolay değildi. Kulübe ilk giriş ücreti 2000 ytl gibi , bir çok Beşiktaş taraftarının bir kalemde ve hatta taksitle bile sağlayamayacağı bir meblağdı. Ayrıca aylık aidat 50 ytl olarak 12 ay ödenmeye devam edecekti. Bu maddi koşullar sevenlerin kulübüne sahip çıkmasına , onun bir parçası olmasına engeldi. İşte bu durumlara çözüm öneren , tasarımını yine Beşiktaş'la yatıp kalkmış sevgili Engin AĞIR'ın yaptığı ve patentini aldığı , Büyük Beşiktaş Taraftar Projesi , BJK Yönetimi'ne sunuldu. Tabii ki aynı dönemde ulaşılabilinen tüm Beşiktaş'la ilgili platformlarda tartışmaya ve fikri katkı yapılması için Beşiktaşlı taraftarların görüş ve önerilerine açıldı. 2007 yılının Mart ayında, yeni yönetim kurulunun faaliyete başlamasından yaklaşık 1 ay sonra yönetime sunulan bu proje , internet ortamında , forumlarda , sitelerde , büyük bir coşku ve tabii ki devrim niteliğinde olması sebebiyle bazen de kaygılarla tartışıldı ve oldukça üst düzey ilgiye maruz kaldı. Fakat yönetim bu konuda gerekli adımları atacak , ilgili düzenlemeleri hayata geçirecek ne zaman yaratabildi , ne de üstüne eğildi. Proje bu haliyle geliştirilmeye ve tartışılmaya devam edegeliyor. Ve taraftar gözünde umut olmaya devam ediyor. En nihayetinde herkes şunu istiyor :

KURTULUŞ VE KALKINMA OLACAKSA , ALIM – SATIM İLE DEĞİL , MÜŞTERİ VE YATIRIMCI İLE DEĞİL BEŞİKTAŞ VE SEVDALILARI İLE OLMALIDIR. !!!

GELECEK BİZİMLE GELECEK...

YUSUF HELVACI

Büyük Beşiktaş taraftar projesi

mhakan_panuq8

Beşiktaş gibi topluma malolmuş bir camianın artık hedef küçülterek,isim satarak,stad ismini satarak,eldeki mevcutları satarak bir yere gelemeyeceği bellidir ki taraftarı müşteri olmayan bir sevdalı topluluğu zaten buna izin vermez.
Taraftar sadece ürün almakla kulübüne destek veremez ki o ürünler bizim imalatımız değildir,onları üreten firmalar vardır Beşiktaş'a kalan rakamlar bellidir.
Beşiktaş taraftarı artık söz istiyor,yetki istiyor ve karar verenleri seçmek istiyor.
Beşiktaşa gönül veren 2-3 milyon kişiye ihtiyacımız var,40 dolar civarı giriş yıllık 12 dolar bir defada veya aylık ödenecek aidat.İşin özü bu,GSM operatörleri üzerinden vatandaşlık kimlik nosu ile başvurulacak,kabul gelince 40 dolarlık kontörler gönderilip üyelik başlayacak,seçim günü saat 9 saat 17 arası bedelsiz gönderimle oy kullanılacak,saat 18 de 3 milyon Beşiktaşlının oyu ile yönetim seçilecek.
İlk etapta 120 milyon dolar,senede 36 milyon dolar devamlı gelir elde edilecek,veri bankaları kurulacak,3 milyon üyeli kulübün Dünyadaki isim büyüklüğünü düşünün,maç yayınınız bile 10 milyon dolarlardan konuşulacak,dergileriniz reklama boğulacak,ürnlerinize reklam vermek firmalar kapnızda bekleyecek,artık forma reklamı bile almanıza gerek kalmayacak,alırsanız bile bu asla iki haneli Milyon euro lardan aşağı konuşulmayacak.
Bunlar elbette fikir,top yönetimde ardından,Divan tamam diyecek ve tüzük tadil kongresi açıklanacak,oylama ile proje hayata geçecek.Beşiktaş Beşiktaşlıların olacak,Beşiktaşı Beşiktaşlılar kurtaracak.Bunun için her il ve ilçede gönüllü orduları kurulacak,bizler buradan Ülkeye dağılacağız,paneller toplantılarla konuyu halkla paylaşacağız,anlatacağız,Beşiktaş taraftarı ürün peşinde olan müşteri değil,aidiyet duygusunu yaşayan,camiasına sahip çıkan söze yetkiye karara karışan konumuna gelecek.
Kulüp veya kongre belki kademeli geçiş tipi üyelikte karar alabilir,5 sene aidat yatıran[12 dolar yıllık] A tipi üyeliğe geçer gibi.
Dünyada Manchester uyguluyor,Türkiye de de biz ilk uygulayan olmak istiyoruz.
Arkadaşım işin patentini aldı,yönetim ilgisiz kalır veya saçma derse ilgilenen GSM ye [ki şı anda iki firma istiyor]proje devrolacak,bu kez onlar tüm kulüpleri gezip hizmet bedelini yukarı çekerek kurumsal görüşmelere başlayacaklar.
Artık bu saatten sonra katılım olmadan söz hakkı olmadan mali tabloyu büyütmeden başarı zor.Gelen paralar ne yazıkki borçlara ve faizlere akıyor,iyi yarışmacı takım kuramıyoruz,sevenleri başarıyla mutlu edemiyoruz,rakipler arayı açıyor,bu proje umarım olumlu bulunur,hayata geçer.Tabiiki kongrelerde söz sahibi olanlar bu işlere pek yanaşmayabilir,iş gerçekleşince saltanat gidecek.Bu bir devrimdir,aynen hilafetin saltanatın gidip Cumhuriyetin gelişi gibi bir devrim.
Umarım başlar,umarım Beşiktaş aşıkları sahiplenir,Karakartal hep yüksekte uçar.

Özer ÖZÇETİN...
 
 BEŞİKTAŞIN ÖNDE gelenleri taraftarıdır...
...
İsimler soyisimler değil...
...
Büyük BEŞIKTAŞ Taraftar Projesi geliyor....
...
Hepsi bitecek... Hepsi....
...
Beşiktaş sadece Beşiktaş taraftarının olacak...

Engin AĞIR